Kelime avcıları ve defterler

Bugünlerde edebiyat üzerine denemelerini zevkle okuduğum Nazan Bekiroğlu'nun 'Kelime Defteri' duruyor masamda. Kitabın ilk yazısında ilkokula gittiği sıralar öğretmenin tutturduğu kelime defterinden bahsediyor

Mavidir benim defterlerim. Kim bilir daha önce hangi gezginlerin ayak bastığı kadim şehirlerden, kokusuna, dokusuna yabancı olduğum mahallelerin, duvarlarıyla konuştuğum dar sokakların içinden geçerken çantamda taşıdığım o defterler ‘yoldaşımdır’. Hayatı meraklı bir çocuk hayranlığıyla izlerken, beni rahatsız etmeden bakışlarımın değdiği hakikatin kaydını tutarlar. Bazen yüzümü usulca okşayan bir rüzgar hışırtısını, çoktan unutulmuş tanıdık bir melodiyi, bir kuşun kadifemsi kanat çırpışını, yaşlı bir kadının derin iç çekişini, yağmur tıpırtılarını hep o defterler hatırlatır bana. Kelimedir defterin sırrı. Bütün ‘eve dönüşlerden’ sonra bana o kelimeleri bağışlayana şükrederim. Hayatı anlamlı ve ‘ebedi’ kılan onlardır çünkü, bilirim.

Kelimelerin dünyasında kaybolduğumda insanlığın yazı hafızasını düşünüyorum. Dilin yüz binlerce yıldır nasıl evrildiğini, milyonlarca yıl evvel kelimelerle zihin arasında nasıl bağlantı kuracağını henüz keşfedememiş insanın çaresizliğini tahayyül etmeye çalışıyorum. Bilincin hammaddesi olan dilden önce jestlerini, mimiklerini taklit ederek birbirlerine sırlarını fısıldayan kadınlar, erkekler, çocuklar görüyorum. Mağaralara resim yaparak kendilerini ifade eden o tutkulu insanları anlıyorum.

Sonra binlerce yıl evvel bu coğrafyada kil kendilerine ve gelecek nesillere yaşadıklarını hatırlatmak için kil tabletlere işaretler bırakan ‘kelime avcılarını’ hatırlıyorum. Çivilerle kazıdıkları o tuhaf işaretler sayesinde nesneleri, varlıkları gösteren resimli bulmacalar yaptılar ve dünyaya ifadenin vazgeçilmez aracını, ‘dili’ armağan ettiler. Mektupları, kilden zarfları keşfettiler. Aşkı anlatmayı denediler. O garip işaretleri okuyarak ve öteki kültürlere uygulayarak yazı sistemini öğrendiler. Yazının ustaları, krallardan bile daha güçlü olan soylu sınıflar oluşturdu. Böylece ilahileri, duaları, masalları, mitleri, edebiyat metinlerini çivilerle taşlara, kayalara, mağaralara, papirüslere kazıdılar. Tane tane, harf harf, kelime kelime, bıkmadan, yorulmadan, iz bırakma arzusunun tarifsiz hazzıyla...

KELİME KARDEŞLİĞİNİN MUCİZESİ

Ben o büyük mirasın en ufak halkalarından biriyim. Taşı yontarak hayatın estetik yanını göstermek isteyen bir heykeltıraş gibi mavi defterlerimdeki kelimelerle hayatı kalın kabuğunu soymaya ve içindeki tohumu göstermeye çalışıyorum. Ve benim gibi kelime sevdalısı yazarların peşine düşüyorum.

Bugünlerde edebiyat üzerine denemelerini zevkle okuduğum Nazan Bekiroğlu’nun ‘Kelime Defteri’ duruyor masamda. Kitabın ilk yazısında ilkokula gittiği sıralar öğretmenin tutturduğu kelime defterinden bahsediyor. Etrafında dönüp durduğu kelimeleri kendi diline tercüme etmiş; “Kelime: Kelime acıtır. Hacmi, ağırlığı, dokusu vardır. Tene değer ve keser. Öldürebilir de”. Böyle tarif etmiş yazar. Ağırlığından fazlası, uçurum kadar koyu olan derinliğidir belki, diye mırıldanıyorum uzandığım kanepede.

Jilet misali incecik kesen kelimelerle sayfaları çevirirken, benim de çok sevdiğim bir roman üzerine yazdığı denemeye rastlıyorum; “Bölük Pörçük Yaşamlar ve Kelimeler”. İşte, ‘kelime kardeşliğinin’ bayram hediyesi diye seviniyorum çocuklar gibi. Şair Anne Micheals’ın romanı, yazarın da hatırlattığı gibi kelimelerle hayata tutunmanın kitabıdır aslında. Bekiroğlu, romanın kahramanı çocuk Jakob’u tarif ediyor: “Kelimeler onun hayatını bir yandan acıtır zira şiddet, kelimelerle yakın ilişki içindedir. Ten unutsa bile acıyı kelimeler taşır. Değil bir kelime, bir harf bile tene değebilir, onu incitebilir. Yaşam ya da ölüm gücüne sahip olabilir. Sıradan bir sözcük, ceket, küpe, bilek, akılını başından alabilir Jakob’un. Kendini tamamen tesadüfe bırakmayan tek şey olan kelimeler insanı öldürebilir…Diğer yandan acıyı eskitmenin tek yolu da kelimelerdir. Gizlenerek geçirilen yıllar boyunca zamanı geçirmenin yolu ayrıntıya dalmak olabilir ancak ve ayrıntı kelimelerdedir. Zamanı tüketirken kendi çoğalır dilin.”

Hem de nasıl azgın bir nehir misali kabarıp köpürüyor, çoğalıyor dil ve ‘kelime avcılarını’ benzer duygularda, düşüncelerde, yazılarda buluşturuyor. Birkaç yıl evvel o romanın sağaltan kelimelerine hayran olduğum için yazmıştım ben de: “Bu hayatı terk ettikten sonra parmak uçlarımda bile varlığını sarsılmaz bir güven duygusuyla hissedebileceğim, Jakob’a kelimelerin sihrini öğreten dilbilimci gibi bir ‘Athos’um olsun isterdim. Kim istemez? Yeryüzü kadar sürprizli bir hediye verecek birisini arayıp dururuz. Hiç bulamayacağımızı bilsek de aramaktan vazgeçmeyiz. Dünyanın bütün fenalıklarından bizi kurtaracak olan o ‘deruni sevgiyi’ bulma umudu nerede saklanıyor olabilir ki? Zamanın kabuğunu şefkatle soyan, görünmezi görünür kılan bir büyücünün ceplerindeki kelimelerde belki…”

Bu yazı için ‘doğru’ kelimeleri ararken ‘kelime avcılığını’ sevdiğimi hatırladım. Kelime büyücülerinin ceplerini karıştırıp bulduğum duygularımı, düşüncelerimi terkip ederek kendime yeni bir dünya inşa etmeyi. Kelime tınısıyla, tahayyül ve idrak gücüyle, evrensel yolculuğuyla, örtük merhametiyle hatta şiddetiyle bile iyileştirir çünkü. Edebiyat üzerine düşüncelerini, hissiyatını, sesini özel kılan üslubundan ödün vermeden yazan birinin kitabına ‘Kelime Defteri’ ismini koyması boşuna değil. Dediği gibi isim varlıktır. Kelime hayatın en çıplak karşılığıdır.


BİR OLMA VE VAZGEÇİŞ HALİ…

“Kelimelere sığınarak sen öznesine hitap etmekten daha kurtarıcı ne olabilir diye soruyor” mavi kapaklı ‘kitap-defterin’ yazarı. Ve cevabı kendi kelimeleriyle veriyor: “Aynanın içinde acı yok olur o zaman, görüntüsü baki kalsa da kokusu yoktur orada kanın ve etin. Mektup yazmayı bilmeyenlerin acıları ebedidir bu yüzden.”

Defterlerdeki kelimelerin sihrini keşfetmek isteyenler için yazı kıymetlidir. Bir ‘olma’ ve taammüden vazgeçiş halidir. Eğer bir ‘Kelime Defteri’nde, renklerin sırrını, filmlerin gizli dilini, edebiyatın mucizesini, mürekkep lekesini, hattatın kalemini, şairin zamanını, günlüklerin zamansızlığını, romanlardaki, şiirlerdeki aşkı ve ölümü görebiliyorsanız o defter ihtiyaç duyduğu hakiki varlığına kavuşmuş demektir.

Nazan Bekiroğlu, ‘Kelime Defteri’nin son yazısında (Ben artık düz cümleler kurmak istiyorum) o teslimiyet halini olgunlaşmanın sadeliğiyleanlatmış. “İki kelimeyi bir araya getirmek yani konuşmak ve yazmak bence hala mucize. Şiir, mucize üzerine mucize. Ama ben artık şiir değil sadece gerçeği istiyorum. Dümdüz cümlelerle yazılacak kadar belirginleşmiş olan sade, düz gerçeği…Düz cümleler dediysem boş cümleler demek istemiyorum. Bittiği yer başladığı yere benzer bu cümlenin çemberinde. Ama arada onca tecrübenin, yaşanmışlığın, öğrenmişliğin, yol almışlığın birikimi vardır. Bulup bulup atmışlığın sükuneti. Hayatın arınması, cümlenin arınmasında yansır. Eğer çocuk değilseniz, çocuk gibi yazmak için büyük gibi yazmanın çilesinden geçmiş olmak gerekir. Ben artık böyle cümleler kurmak istiyorum.”

Kelime Defteri’nin son sayfasını çevirdikten sonra kitabın bende, sizde, okuyacak olanlarda hiç değilse bir ömürlük hatırı kalsın diye mavi defterimi açıp yazıyorum; Dilin kökünü, manasını eşelerken yolda bulduğum kelimeleri cebime doldurup ‘sonsuz’ bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Yazarak hiçbir zaman ulaşamayacağım mavi süt rengindeki çocukluğun safiyetini de sadece kelimeler hatırlatır, biliyorum. Bütün yolculuklardan sonra kendine dönenler önce oraya uğrar. Çocukluk, dalgınlığın, hayranlıkla dünyayı izlemenin, kuralsızlığın, yokluğun, yalnızlık sezgisinin, kaybolmanın, ağır düşüncelerin solduramadığı ‘hafifliğin’ ilk durağıdır. Geçmişi, geleceği olmayan bir şimdinin kucağında kelimeleri içtenlikle kucaklamaktan daha güzel ne olabilir ki?

+ Kelime Defteri / Nazan Bekiroğlu – Timaş Yayınları