Nabokov ve yazarların gizli tarihi

Bir yazarı sevmek bazen onun eserleri okumaktan çok daha fazlasıdır. Hayatını ve sanatını, hikayelerin sıkı düğümünü çözerek kavramaya çalışmak, belki de bir okurun yazabileceği en iyi 'hayat hikayesidir'.

Bir yazarın eserlerinin, kişisel belgelerinin, mektuplarının izini sürerek koca bir ömür harcayan yazarlar da vardır. Yazıya, edebiyatın kutsiyetine verdikleri kıymet beni ürpertir. Hiç de sıradan olmayan bir yazarın, tutkulu bir aşık misali sevdiği yazarın kalıcılığı için kendisini unutmasında, kırılgan, şefkatli, takıntılı bir ‘yeniden yaratma’ umudu vardır çünkü. Onu hücrelerine varana dek incelerken kendi merak dürtüsüyle okurunkini sürprizli bahçelerde buluşturunca bu dünyadan geçip giderken işe yaradığını düşünür. Çok katmanlı biyografilerin derinlerine indikçe seslerin farklı yankılarını işitirsiniz. ‘Hayat hikayecisi’ yazarını anlatırken sadece onu onurlandırmaz, eserlerini geleceğe güvenle emanet edebilmek kaygısıyla yazı sanatının önünde saygıyla eğilir.

Onlardan bazıları sadece biyografi yazarı değildir malum. Pek çok kez yazılarımda andığım romancı, hikayeci, denemeci Stefan Zweig, bu anlamda yeri kolay doldurulamayacak bir yazardır mesela. ‘Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar’ dizisinde anlattığı bütün büyük yazarları (Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Dickens vs.) okurken eleştirisini, merhametini esirgemeyen, efsunlu bir dille yazılmış romanların içinde dolaşırsınız adeta. Ondan sonraki modern biyografi yazarlarından o kadar yüksek bir edebiyat hazzı ve yazı estetiği beklemek biraz haksızlık olur. Yine de mevzu bahis yazar hakkında unutulmuş ayrıntıları gösteren, kendisinin bile göremediği inceliklerini, zaaflarını, karanlığını günışığına çıkaran, acılarını paylaşabilen, bütün kusurlarına rağmen onları bize sevdiren iyi bir ‘hayat hikayesi yazarı’ çok kıymetlidir.


YIKIMIN TARİHİ EDEBİYATA DA NÜFUZ EDER


Gazeteci, yazar Andrea Pitzer, daha önce rastlamadığım türden bir ‘hayat hikayesi’ yazmış. Uzun yıllar özenli bir araştırmayla üzerinde çalıştığı bu kitaba tam biyografi denmez. Kendisinin de söylediği gibi bu kitap biyografiden tarihe, eleştiriye ve hatta bana göre denemeye kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor.

Pitzer’in en yoğun odaklandığı mesele, Nabokov’un dostlarının, ailesinin politik şiddete, maruz kalmalarını, susturulmalarını anlatırken söz konusu olayların onun edebiyatına nüfuz etme biçimini anlatabilmek. Diyor ki; “O şiddetin, tarihin nitelikleri kaybolursa, söz konusu olayların yazarın eserlerinin katmanı da olduğu gibi silinip gider. Bu kayıp, unutulmuş ve bazen gizli kalmış tarih; Nabokov’un kırk yıllık kariyeri boyunca, hem besleyip hem reddettiği ‘sanat için sanat’ görüntüsünün ardında, hep kendi çağının dehşetini ayrıntılandırdığını, Gulag’ın ve Yahudi Soykırımının yıkıcı gücüne dikkatini verdiğini gösteriyor”.

Böyle bir çalışmanın sadece edebiyat tarihçileri ve araştırmacıları için değil okur açısından da önemli bir işlevi var. Bir yazarın çevresindeki dünyaya, yaşadığı döneme dair hikayeler, aile tarihi ve onların görkemli bir edebiyata sızma biçimi o yazarın gündelik ayrıntılarından daha önemli olabilir. Açıkçası ‘dedikodu’ okumaya da itirazım yok. Hatta pek çok okur gibi severim de eğer iyi yapılmışsa.

Edebi anlatımla gazeteciliği buluşturan Pitzer, özellikle ayrıntıları hikaye etmeyi seviyor belli. Nabokov’un Rus romancı Aleksandr Soljenitsin’le ilk karşılaştığı günü tarif ettikten sonra onları izleyen yakın bir dost gibi anlatıyordu: “İki adamın kişisel tarihleri kadar, dış görünüşleri de farklıydı. Nabokov, kara kuru bir göçmen iken, pekmezli şekerler ve modern protezler sayesinde tombul, yumuşak bir profesöre dönüşmüştü; Soljenitsin ise yaralı alnı, başına buyruk saçları ve peygamberlere yaraşır sakalıyla, daha ele avuca sığmaz bir görünüşe sahipti. Eserlerindeki ses de birbirinden ayrıydı. Nabokov’un zarif diline ve şatafatlı deneyciliğine karşın, Soljenitsin’in dili açık bir öfke içeriyor ve doğrudan duygulara sesleniyordu”.


ÇIPLAK TARİHLE EDEBİYATIN KESİŞTİĞİ YER


Her okuma tecrübesi insana farklı derinlikler kazandırır. Bu sıra dışı, çok uzun hikaye dönemin vahşi gerçeklerine dair çok çarpıcı bilgiler de veriyordu. Nabokov’un eserlerinde dolaşırken, edebiyat hazzını kaybetmemek için eserlerindeki edebi dünyasının dramatik yapısını pek kurcalamadım. Belki Pitzer’in hatırlattığı gibi çoğu kez ‘bir havai fişek gösterisini’ andıran diliyle büyülendiğim için politik ve kişisel trajedilerini göremedim. Bu türden kitaplar ‘yazarların gizli tarihini’ güçlü bir sevgi ve araştırma disipliniyle beslenen anlatımıyla hatırlatıyor.

Nabokov’un en incelikli kitaplarından biri otobiyografik anlatısı olan ‘Konuş Hafıza’dır. O kitabın sayfalarını bu kitapla birlikte tekrar karıştırdığımda bu türden biyografi yazmanın ne işe yaradığını da fark ettim. Yazar, çocukluğunun Rusya’sındaki bir yaz sabahından bahsediyordu: “Güneşin altında kımıldanan huş ağacı yaprakları, üzümler gibi yarı saydam bir renk almış olurdu ve onlarla karşıtlık yaratmak üzere, koyu kadife renkli köknarlar, olağanüstü yoğunluktaki maviliğin önünde yükselirdi; böylesi bir maviliği, çok seneler sonra dağlık Colarado bölgesinde yeniden keşfettim”.

Andrea Pitzer, buna benzer duyguların da peşinden gidiyor. Nabokov’un farklı ülkelerde, şehirlerde yaşadığı yıkımlarla birlikte, siyasi çöküşlerin izini sürerken heyecanlanmış. Bunu en soğukkanlı cümlelerinde bile hissediyorsunuz. Rusya’daki bir okulda alaylara maruz kaldığı duvarın önünde, Maşenka romanında ölümsüzleştirdiği ilk aşkıyla yürüdüğü parkta, karısı Vera’nın çocukluğunun geçtiği sokaklarda, devrimcilerin, babasının yattığı hapishanelerde, müzelerde, ders verdiği üniversitelerde, konuşma yaptığı salonlarda meraklı bir kedi gibi hayatı koklayarak dolaşan ‘hayat hikayecisi’, çıplak tarihle örtük edebiyatın kesiştiği yeri gösterebildiği için benzerlerinden ayrılıyor.

Pitzer, Nabokov’un mazi karşısında dünyaya yansıttığında çok daha hassas olduğunu söylüyor ama karakteriyle içimizi rahatlatmaya niyeti olmadığını da hatırlatıyor. Onun önemsediği sürekli kötü hallere düşen karakterlerinin yanı sıra şiirsel anlatısının sakladığı gizli hikayeler.

Bir bölümde, iç savaş devam ederken Nabokov’u kelebek yakalamak üzere Karadeniz’e tırmanırken görüyoruz. Bir Bolşevik nöbetçi onun çalılar arasında numuneler aradığını fark ediyor ve aslında bu yaptığının siyasi bir amacı maskelediğinden, kelebek kepçesiyle İngilizlere sinyal gönderdiğinden şüpheleniyor. Sonrasını yazar şöyle aktarıyor: “Neyse ki bir kafayla bacaklardan ibaret cılız oğlan, kendisini ve kelebek kepçesini askerlerin elinden kurtarmayı başarabilmiş. Yalta’nın ölüleriyle aynı kaderi paylaşmamıştı”.

Bir yazarın hayatıyla eserlerini birbirine bağlayan binlerce kayıp, bilinçdışı anı yansıtan adacık vardır. Bunu ne kendisi yaşarken ne de okur kolaylıkla fark edebilir. Ama sonra bir gün, yazarına, yaptığı işe aşık başka bir yazar dünyaya gelir ve o küçük, darmadağın olmuş adacıklardan yekpare, sağlam bir kara parçası inşa eder. Ve ansızın sizi çarpıcı bir soruyla baş başa bırakır: “Ya Nabokov’un kırk yıl boyunca yazdığı eserlerde, onun dünyasını mahveden hapishanelere ve kamplara direnenler için bir düzülmüş bir ağıt varsa?”.

Bu sorular çoğaltılabilir elbet. Siyasi angajmanlardan uzak duran Nabokov’un çağın acılarından görmezden gelmekle itham edilmesi adil miydi sahiden? Devrim Rusyası, Hitler Almanyası, korkunç savaşlar, en sevdiği kardeşinin ölümü, Yahudi olan karısı Vera’yla yaşadıkları yerlerden kaçmak zorunda kalmaları deliliğin uçurumundan aşağıya bakan karakterlerine dair ne söylüyor bize? Yaşadığı çağın mirası olan derin melanokolisi, öfkesi, şefkati hangi hikayelerin içinde nasıl saklanmıştı?

Bir yazarı sevmek bazen onun eserleri okumaktan çok daha fazlasıdır. Hayatını ve sanatını, hikayelerin sıkı düğümünü çözerek kavramaya çalışmak, belki de bir okurun yazabileceği en iyi ‘hayat hikayesidir’.

Vladimir Nabokov (Yazarın Gizli Tarihi) / İletişim Yayınları – Çev. Yiğit Yavuz