Savaşta aşk kokan bir köpek ve Haw

'Haw' savaşın karanlık iklimine rağmen merhametiyle, sınır tanımayan aşkın ebediliğiyle savaşın vahşetini buluşturarak, bugünlerde bu coğrafyada yaşayanların belki de en çok ihtiyaç duyduğu hikayeyi anlatıyor.

Günlerdir hayatın vahşi uğultusuna hastalıktan bitkin düşmüş bedenimle eşlik etmeye çalışırken hep aynı resimler, sesler üşüşüyor yorgun zihnime. Sarp dağlarda bombaların ardından yükselen dev sis bulutlarına doğru uluyan yalnız köpekler, havada çınlayan kurşun sesleriyle toprağın altına doğru derin bir kuyu açmak isteyen çocukların, gençlerin, kadınların ürkek bakışları ve ölmeden önce binlerce kez ölen ‘vahşilerin’ korkunç yüzleri. Bir de bu görüntülere eşlik eden yanık beden kokusu. Hayallerin, hikayelerin, kabusların, can yakan acı gerçeklerin içi içe geçtiği sarı tozlu bir dünyanın içinde yaşıyorum sanki.

Savaş, onu küçümseyeni, yok sayanı bile zehirler. Kuralsız, ölçüsüz, ahlaksız, vicdansız, acımasızdır. Açlık, çaresizlik, yoksulluk, umutsuzluk, hasret, korku ve ölüm kokar. Pislikleri bir gün biri hakkıyla anlatana, görünmezi görünür kılana kadar kalın bir battaniye gibi örter.
Terk edilmiş cesetlerin, kan köpükleriyle kabaran nehirlerin, toprağına kavuşamamış huzursuz kemiklerin, yaralı hayvanların, kavrulmuş dalların üzerinde döne döne uçan yırtıcı kuşların da dile gelemeyen hikayeleri vardır. Onları dağa, taşa, ağaca, suya sorduğunuzda derin bir ıssızlık duygusuyla boğulursunuz. Tabiata, varlığa, insana ait tüm sözcükler birer birer yeryüzünden efsunlu rüzgarlarla silinip gitmiştir. Onlar kadar yalnız, belki onlardan daha yetim hissedersiniz. Güneş çekildikten sonra üşüten bir güz havası kaplar her yanı. Harabe evlerden çürük toprak kokan ağıtlar işitilir belli belirsiz. Ne dediklerini anlayamazsınız. Acıyı dile getirmenin çaresini arar kimsesiz hikayeler. Kayıp sözcükler, böyle zamanlarda kendini sevdirerek hayatta kalmak isteyen mağrur ve sakat bir hayvan misali sokulur yanınıza.

Savaşın ölü saymaktan ve kirli siyasetin tuzaklarından ibaret olduğu sanılan bugünlerde, o ‘sessiz hikayelere’ ve her şeye rağmen insanın onurunu, direnme gücünü, gelecek umudunu sağlam tutan edebiyata sığınıyorum yine. İyi ki yaşadıklarımızı bize ve sonrakilere iç titreten hikayelerle hatırlatan has yazarlar var, diyorum sıkça.



MİKASA ASKER DEĞİL AŞIK OLMAK İSTİYOR


Geçtiğimiz günlerde ‘Haw’ isimli romanıyla Cevdet Kudret edebiyat ödülünü alan Kemal Varol, benzersiz sesiyle iyi bir şair öncelikle. Ama bir süredir ilk aşkı ‘şiiri’, kışkırtıcı romanlarla aldatıyor. Eğer ‘aşkını’ sonsuza kadar terk etmeyecekse iyi de yapıyor aslında. Basit gibi görünen bir anlatımda gizlenmiş şiirle, kederi, ironiyi, gerçeğin acı suretini buluşturabilmenin sezgisel bir ustalığa da ihtiyacı var. İnsan kalmanın bilinciyle savaşın yıkımını anlatmak öyle kolay altından kalkılacak bir sorumluluk değildir.

Hele bir de kahramanı köpek olan sarsıcı bir aşk hikayesini, savaşın içinden seslenen köpeklerin diliyle anlatıyorsanız, ciddi risk alıyorsunuz demektir. Doğrusu buna herkesin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Böyle cesur bir anlatımın başka türden bir cürete ihtiyacı var çünkü.

Peki siz hiç dere tepe bir sokak köpeği gibi yaşamak isterken, acemi köpek eğitim merkezinde, mayın arama köpeğine dönüştürülen ‘devrimci’ bir karakterle tanıştınız mı? Ben Mikasa’ya daha ilk itirafında aşık olmuştum: “Dilimi kelimeden kelimeye gezdirebilir, patilerimden birini çene koyup uzaklara hisli hisli bakabilir; sevdiğim şahane kelimeleri top top yapıp bana bakanların yüzüne fırlatabilirdim. Ama artık çok geç. Bana yalnızca her tarafını ısrarla kemirdiğim, kırık bir aşk kemiğine benzeyen bu hikaye kaldı”.

İşte o hikaye, ölüme direnen aşkın ve berbat savaşın başka yüzlerini anlatıyor. İç savaşın ortasında adını bir askerin koyduğu Mikasa, elleri telsizli, sivil elbise giymiş sarkık bıyıklı adamların belediyenin iş makinesiyle mezarlıkta açtırdıkları çukurlara ölüleri topluca gömmelerini izleyerek büyümüş. Bu yüzden ne ona emredildiği gibi kayıp nesneleri ve mayınları bulmakta mahir, ne de hayatın ilk ve tek aşkı Melsa’yla karşılaştığında hissettiklerini söyleyebilmekte.

Savaşın bedenlerle birlikte ve ruhları da sakat bıraktığı dünyada, arka ayakları tekerlek olan, insandan beter cigara tüttüren, masallara sadık, sevgilisiyle şiirler okuyan, dağ türküleri söyleyen, hatıralarıyla hayata tutunan, mücadeleden vazgeçmeyen, her daim toprağın altında bir şey arıyormuş gibi sağa sola burnunu oynatan bir köpeği kim sevmez ki?

Devreleri sabah akşam dağlarda mayın bulurken, kamyon kasalarında uyuşturucu maddelerin üzerine patilerini koyup poz verirken, üzerlerine giydikleri afili kıyafetlerle önemli devlet büyüklerinin konuşma yapacağı alanları tararken bir türlü mezun olamayan Mikase, asker olmak istemediğini, sadece aşık olmak istediğini söylüyor. Militarizmin gazabını bir köpeğin anlatması kadar acı bir ironi yoktur herhalde: “’Dur’ dediler durdum, ‘Yürü’ dediler yürüdüm. ‘Bul’ dediler buldum. Aksini yaptığımda olmadık işkenceler gördüm. Tekmelendim, aç bırakıldım. Güneşin altında susuz bekletildim…En sonunda başımı eğip Melsa’dan başka şeyler düşünmeye başladım. Aç, susuz kalma, dayak yeme korkusundan özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu unuttum”.

Cesetleri iple karakola sürüklenenleri, kayalıklara vurup yankılanan kurşun sesleriyle yol kenarlarında sere serpen yatan insanların inlemelerini, yardım çığlıklarını, havaya savrulan parçalanmış gövdeleri, öfke dolu mahalle gençlerini, yeniden askere gitmek isteyen dedeleri, fotoğrafsız, bedensiz, eşyasız kimliksiz, hikayesiz kalan insanları bir köpekten dinlemenin iç sarsıntısı farklı. Onlar anlatırken başınızı Mikasa gibi utanç ve suçluluk duygusuyla usulca yere doğru eğip, “İnsan neden ‘öteki’ sandığı kendisine bunu yapar” diyorsunuz.


‘SAVAŞIN EN KÖTÜSÜ BELLEKLERDE DEVAM EDENİDİR’


Edebiyat böyle zor sorulara cevap vermez ama kadim soruları her defasında başka türlü sorarak hayatı, umudu yeşertir. ‘Haw’ savaşın karanlık iklimine rağmen merhametiyle, sınır tanımayan aşkın ebediliğiyle savaşın vahşetini buluşturarak, özellikle bugünlerde bu coğrafyada yaşayanların belki de en çok ihtiyaç duyduğu hikayeyi anlatıyor.

Onu gördüğü ilk günden beri başkasına aşık olduğunu bildiği halde hayatının son deminde Mikasa’ya başka bir hayat tasavvuru sunan Adıgüzel, imkansız aşkına yalvarırken onunla beraber ince ince hıçkırıyordum: “Olmazsa dağlara sığınırız. Savaş başladığından beri kaç kişinin kemiğini sakladı içinde; bizi de içinde saklayacak bir koyak bulunur elbet. Dağlarda saklanırız. Doğa taraf tutmaz çünkü. Kendisine saklananların haklı ya da haksız olduğuna bakmaz…Biz böyle sarmaş dolaş yan yana uzanırken, canın bazen bir sigara çeker belki. Eski günlerden kalan bir alışkanlık. Bir mağara ağzında durup aşağıya, geride bıraktığımız kasaba ve şehirlere bakar, ölen asker ve gerillalar ile en çok da Melsa’nın hatırına bir sigara içmek istersin…Seni yürütün İncebıyık’ın yaptığı bu yürüteçler değil, hatıralardı. En çok da Melsa’nın hatırası. İstersen gidip eğer hala bir yerlerde yaşıyorsa Melsa’yı bulursun. Yana yakıla ona sarılırsın. Bir şey demem buna, hiç ses etmem. Geceler boyu dilden düşmeyen o insan için ancak susarım ben Mika. Çünkü bazı aşklar karşısında sadece susulur Mika”.

Bazı romanlar da savaşın karşısında neden hiç susmamak gerektiğini incelikli anlatımı ve edebi sesiyle anlatır. ‘Haw’daki Lafo Dede gibi o ‘son masal anlatıcısı’ ölene kadar umut tükenmez, insan yetim kalmaz. Edebiyat gücünün ve gizli sihrinin yanı sıra insana ‘insan’ olduğunu hatırlatmak için vardır. Eğer Mikasa’nın söylediği gibi savaşın en kötüsü belleklerde devam edeniyse, acıya ve yıkıma rağmen onlardan umut veren hikayeler doğurmak yazarların hakiki sancısıdır.

Kemal Varol, şiire ihanet etmeden evvel şu mısraları da yazmıştı;

“kardeşe sızı / dünyaya selam / geriye mektup bırakılır / çünkü yokuş yol’da gece kurşun / gündüz çizme dağıtır devlet / durulur gökyüzü, davullar susar / bir düğün, bir cenaze / her yerde zılgıt, sorulur: / bu nasıl katlanmak. / kayalar yarılır /mezarsız ölüler korosu başlar bende: / erken yaşım, ölüm yaşım / senin vebalini kim taşır”



· Kemal Varol - Haw / İletişim Yayınları