Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş

Hayatın kelimelerin toplamından daha büyük olduğuna inanan bir yazarın edebiyata böyle açık ama kapalı bir 'yazı defteri' hediye etmesi has edebiyat severin şansıdır

Yazı…diye başlayan her cümlenin binlerce farklı devamı olabilir. Ne kadar yazar varsa o kadar çok yazma biçimi, algısı ve ifadesi vardır çünkü.

Yazı deyince benim ilk aklıma gelen huzursuz sorular ve onların neden olduğu kesif bir yalnızlık duygusudur nedense. Yazar gündelik, sıradan olanın dışına çıkıp o ‘berbat’ sorularla baş başa kaldığında hayattan sıvışamayandır bana göre. Huzursuzluğunu yüksek sesle dillendirmenin ağır bedelini ödeyeceğini bildiği halde merakına, kışkırtıcı dürtülerine, yakıcı tutkularına ihanet edemediği için hayatı her yerinden bıçaklayarak deşendir.

Yazamadığını sezen yazar, bir gün tekrar yazabileceği ümidiyle uçurumun eşiğinde yaşar. En beğenmediği kitabı bile bir gün mutlaka gün ışığına çıkmalı ve bağımsızlığını ilan etmelidir. Ama o özgürlük çığlığına kadar sadece onun buyruğuna girmeli, onun kölesi olmalıdır. Eğer edebiyata dair kaygıları hakikiyse toplumun muhtemel yorumlarına, beğenilerine o aşamada pek aldırış etmez. Eserinin kalıcılığı ‘başka bir zamanın’ konusudur zaten.

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında, umutları büsbütün tükendiğinde, her anlamda yalnızlığın çürük kokusuyla kıvrandığında bile oturup yazar. Hiç değilse dener. Defalarca uzayın karanlık boşluğuna gönderdiği taslakların ne olmayacağını bilir ama tuhaf bir şekilde içine sinenlerin ne olacağını da bilir.

Yazarın yazıyla ilişkisi kaotiktir. Çok boyutlu, değişken, bilinmez, acıtıcı, sıkıntılı olmasına rağmen sürprizli çelişkiler de barındırır ruhunda. İnsan ilişkilerinin çaresizliği kadar ‘imkansızdır’. Gecenin ıssızlığında arzuladığı cümleye sahip olmanın derin hazzını yaşarken tarifsiz bir eksiklik, olmamışlık hissiyle ürperebilir. Sadece bedenen, kalben güçlü olmak yetmez masa başında, yazdığına boyun eğmeyecek kadar güçlü ama ona itaat edecek ölçüde uysal olmalıdır bazen. Yazar, gecenin koyu ıssızlığında konuşan kahramanlarının, vahşi hayvanlar misali bağıran düşüncelerin başını okşarken onlarla mesafesini korumak ister. Acı biriktiren taş gibi susmasını da, dünyanın büyük uğultusunu da dinlemesini de bilendir o. Yazarak müphem kaderine doğru ilerlerken kendini keşfedip sonra yine kaybolmayı göze alır. Tehlikenin kokusunu aldığı halde yerinden kıpırdamayan ‘av’ da olur çoğu zaman.

Ama siz böyle ‘dir’le, dır’la’ biten keskin cümleler kurduğuma bakmayın. Başında söyledim ya; her yazar parmak izleri misali farklıdır nasılsa. Bakışları, iç çekişleri, kayboluşları, yenilgileri, tortusu dibe çekmiş duyguları kelimelerle yıkama cesaretleri, başka başkadır. Esnettikleri, durdurdukları sonra yeniden başlattıkları ‘zamanı’ kendi hünerlerine göre kesip biçer, ondan benzersiz elbiseler dikerler.

Okur kelimelerin tılsımıyla yazarlarına merakla, tutkuyla, özlemle dokunur. Hikayelerini kurcalar. Anlamaya çalışır ama onların yalnızlık çemberinden içeri kolayına giremez. Yazar yazma sürecinde, yalnızlığının özüne, en dibine varana kadar daima yalnızdır. Oraya varıp ‘dünyaya’ dönerken daha da yalnız.



‘YAZMAK BELKİ DE KALABALIK BİR TENHALIK HALİDİR’

Hemen her kitabını edebiyat hazzıyla okuduğum Hasan Ali Toptaş’ın yazarlık serüvenini anlattığı söyleşilerden oluşan kitabı ‘Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız’ önce başlığıyla kışkırttı. İfade edilmesi fevkalade güç ‘yazar/yazı’ ilişkisini, o kozanın içinde büyüyen yalnızlığı böyle çarpıcı bir başlıkla ifade edebilme pırıltısını da kıskandım doğrusu. Yazarın kendisine, eserlerine, yazma sürecine dair hissettiklerini ifade etmesi hiç kolay değildir. Anlatmak istediklerinin, maksadının dışına savrulma riskini taşır. Hasan Ali Toptaş, kimi zaman cevaplamakta zorlandığı söyleşileri bir kitapta toplayarak okurlarına kıymetli bir miras bıraktı.

Kendisini ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de dünyaya ait hissedebildiğini söyleyen bir yazarın vatanı kelimelerden başka ne olabilir ki? Bu aidiyetsizliği, onun dilin mucizesiyle örülmüş romanlarında yaşarsınız. Belki o ‘hiçbir yer’ adlı coğrafyadaki yalnızlığını sezersiniz ama tam olarak kavrayamazsınız. Ama yazar size “nihayetinde ben içinde yürüdüğüm bir sokağı ancak kağıdın üzerine eğildiğimde görebiliyorum” diyorsa bilinçli sıkışmışlık hissinin artık sizde de bir karşılığı var demektir. O vakit onun kelimelerin arasında güvende hissettiğini, oradan çıkınca üşüdüğünü kavrayabilirsiniz. Bir romanı bitirmek istemekle, bitirmekten ödü kopan bir yazarın arafta yaşadığı yürek çırpıntılarını ancak böyle cümleler ulaştırabilir size çünkü.

“Yazmak belki de kalabalık bir tenhalık halidir” diyen yazar, bir öyküsünde ne yaptığını on yıl sonra fark edip sarsıldığını itiraf ediyor. O Hasan Ali’nin gölgesi olduğuna inanıyor çünkü. Hayatın içinde solgun solgun dolaşmak, hem herkese dokunmak hem de kimseye dokunmamak istiyor. Bundan daha koyu bir yalnızlık olabilir mi?

Bu tavrın bilinçli bir tercih olduğunu olduğunu anlatmak zordur işte. Böylesine medcezirli bir süreci hakkıyla ifade edebilmek için yine dilini seven bir yazar olmak gerekiyor sanırım. Latife Tekin’le yaptığı söyleşide, sesindeki müzik duygusundan bahsediyor: “Yazma biçimimin çocukluğumda sesleri algılayış biçimimle ilgisi olabilir. Belki o sırada kulağıma gelen çam odunun yanarken çıkardığı har sesiyle, kozalakların çıtırtısıyla, kedinin mırıltısıyla; onların ruhumda şekillenişiyle…Babaannemin konuşma ritmiyle de ilgili olabilir ama bu tür bir algıyı nasıl edindiğimi tam olarak bilmiyorum”.


ISSIZLIĞI HÜCRELERİNDE TAŞIYAN ÇOCUK HASAN


‘Yazı tenhalığı’ biraz da yazıya dair hiçbir şeyi tam olarak bilmemektir belki. Eğer bir yazar, ‘harflerden yarattığı cehennemi kendine cennet kıldığını’ söylüyorsa tarifsiz yalnızlığına bir de onun penceresinden bakmak gerekir. ‘Kayıp Hayaller Kitabında’, “Hasan’ın yalnızlığını, hiçbir yere sığamayışını, kuşları boşluğa çivileyen o sessizliği ve ıssızlığı hücrelerimde taşıyorum” diyor Hasan Ali. Hatırlattığı gibi karakterlerin yazınsal gerçekliği yaşamsal gerçekliğinden farklı olsa da ıssızlık, yalnızlık çok içerden bir yerden mağarasının çıplak duvarlarında yankılanıyor. Yazar gidemediği, göremediği yerleri, tanıyamadığı insanları, bilemediği halleri ‘yazı yalnızlığıyla’ keşfediyor haliyle.

Böyle anlatılınca biraz buruk, epeyce huzursuz mu görünüyor oradan. Siz yine de yazarların bu çocuksu mızırdanmalarına aldırış etmeyin. Bazı istisnalar haricinde mutluluğu hüznüyle beraber o yalnızlığın kuytusunda buluyorlar. Yazmanın ‘vecd’ halini başka hiçbir şeye değişemeyeceklerini bildiklerinden varoluşlarını anlamlı kılan ‘yalnızlığa’ tutunmaları boşuna değil. Tam da bu yüzden hayatını kelimelerin hakikatiyle romanlarına tercüme edebilen usta bir yazar, “Bir şiire, bir öyküye, bir romana başlarken yalnızsın, bitirdiğinde daha da yalnız” diyor.

Kendisini yeryüzüne susmaya gelenler sınıfına dahil eden Hasan Ali Toptaş, iki kelime arasındaki boşlukları duygularının terazisinde tartarken aklın sınırlarını aşıp ‘varlığından bile haberdar olmadığı’ ücra yerlerde yazıyor sanki. Sesinin taklidini imkansız kılan sadece ‘şiiri’, müziği, üslubu değil. ‘İnsanını’ yazmadığında kendini işe yaramaz hissettiren o biricik yalnızlığı.

Hayatın kelimelerin toplamından daha büyük olduğuna inanan bir yazarın edebiyata böyle açık ama kapalı bir ‘yazı defteri’ hediye etmesi has edebiyat severlerin şansı olsun. Benim payıma düşen binlerce yıldır masallardan, hikayelerden, efsanelerden süzülen ‘yazı yalnızlığını’ onun düş aynasında seyre dalıp kendi yalnızlığımı sezebilmek. Bir de cümlelerin arasından geçmişin, geleceğin bilinmezine doğru kaybolup gidebilmek. Hepsi bu!