Yazının acı iklimi

Yazıyı her anlamda seven meraklı bir okur olarak edindiğim tecrübeler ışığında aktarabileceğim en net hayat bilgisi şu sanırım; dünyada ne kadar çok yazar varsa o kadar farklı ve 'bireysel' yazma biçimi, sebebi vardır. İnsan biriciktir ve yazı sanatı varlığın bu değişmezliğini en iyi gösteren madenlerden biridir

Yazının ruhunu, ilkelerini, müphem iklimini, yazı dürtüsünün, eyleminin nedenlerini ve yazmanın yöntemlerini tarif etme çabasını 'aşk'ı anlatmanın imkansızlığına benzetiyorum. Dolayısıyla 'bilmem kaç maddede genç yazarlara tavsiye' veya 'yazarlık dersi' türünden girişimlere iyi niyetli de olsa pek inanmam. Ama tecrübe paylaşmaya ve sezgiye inanırım. Bu sadece profesyonel yazara değil, yazmayı seven onunla içtenlikli bir ilişki kurabilen herkese yol gösterir çünkü.

Geçenlerde o tavsiyeler listelerinde karşılaştığım romancı Faulkner, "Bana göre, tecrübe algıladığınız her şeydir. Tecrübe bir kitaptan kaynaklanabilir. Bir kitap, hikaye, sizi harekete geçirecek kadar iyi ve doğru olabilir. Bence bu sizin tecrübelerinizden biridir.
Kitaptaki karakterlerin yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz, eğer onlar sizde doğru olma etkisi bırakıyorlarsa, onların gerçekleşmesini sağlayan hissi anlayabiliyorsanız, o sizin tecrübenizdir" diyordu. Ve bunu kendince ifade ederek yazarlık tecrübelerinden birini okurla ve muhtemel yazarlarla paylaşıyordu.


Faulkner'a göre duyduğumuz, okuduğumuz, hayal ettiğimiz her şey bizim tecrübemiz. Bence rüyalarımıza sokulan puslu resimler, söyleyemediğimiz için derin nefesler, mırıltılar, kelimeler arasına sıkışan kısa sessizlikler, o ilk yazma anının kendini hissettirdiği kelebekli kamaşma hali, yazamama korkusunun neden olduğu acı, yazının yalnızlığı çoğaltan burukluğu, bütün bunlar da bizim tecrübelerimiz. Ve hepsi ait olduğu yerde önemli. Tam da bu yüzden paylaşılması mümkün olan bu halleri merak edenlere aktarma fikrinden hoşlanıyorum.

Tabii bir de bu sürprizli maceranın 'sezgi' kısmı var ki, esas itibarıyla yeteneği besleyen, yazarı kışkırtarak geliştiren daha ziyade o bana kalırsa. Ve ne yazık ki öğretilebilir bir haslet değil.


'BİR ANLATICILAR VARDIR, BİR DE YAZARLAR'


Jules Renard'ın 'Yazmak Üzerine Notlar'ını karıştırırken 1905 yılında günlüğüne not aldığı cümlelerle karşılaşınca seveceğim bir yazarla tanıştığımı anladım: "Sadece aktaran yazından hiç hoşlanmıyorum artık. Yaşama bakıp onun verdikleriyle yetinmekten başka bir şey yapmıyor. Yapıtın ağaç gibi doğup büyümesi gerek. Havada, dalların tam olarak uyacağı kurallar, görünmez çizgiler yoktur. Ağaç bütünüyle onu içeren tohumdan çıkıp açık havada gelişir özgürce. Planları, izlenecek yolları çizip onu bozan bahçıvandır".

Renard'ın kastettiği sadece gerçekliğin ve yazı sanatının buluşup çatıştığı o gölgeli avlu değil. Kendisinden dört asır evvel hayatın, insanın, yazının sırrını arayan Montaigne, "Benim sanatım yaşamaktır" diyordu. Montaigne'in içindeki yazar, Montaigne'in gölgesiydi ama ona yazma gücü veren, tecrübelerini yazının diline tercüme edebilen de yazarın benzersiz hayat sevinciydi.

Yazıyı her anlamda seven meraklı bir okur olarak edindiğim tecrübeler ışığında aktarabileceğim en net hayat bilgisi şu sanırım; dünyada ne kadar çok yazar varsa o kadar farklı ve 'bireysel' yazma biçimi, sebebi vardır. İnsan biriciktir ve yazı sanatı varlığın bu değişmezliğini en iyi gösteren madenlerden biridir. O Tanrısal kudretiyle yazana, okuyana 'dönüşebilmenin' kutsal hazzını yaşatır.

Renard, "Bir anlatıcılar vardır, bir de yazarlar. İnsan canının istediğini anlatır; canının istediğini yazmaz: Ancak kendini yazar" diyerek üslup meselesini de hatırlatıyor. Sanatçının gördüklerini hatırlayabilmesi değil ona göre yazarlığı belirleyen, biriktirdiklerini kayda geçirirken kelime seçimlerinin önemi. Evet 'üslup insandır'a kısmen inanıyor Renard ve alaycı tonuyla "İnsan konuştuğu gibi yazmalı, iyi konuşuyorsa" demeyi de ihmal etmiyor.

Geçtiğimiz yüzyılda farklı türlerde eserler vermiş biraz kafası karışık, kederli, ironik, dikenli Renard'ı sevdim. Bana yazıyı bütünüyle kavramanın imkansızlığını, peşi sıra sürüklediği maceraları, insanın ebedi eksikliğini kelimelerle gösteren çarpıcı cümleleriyle hatırlattı. Hayatı sadece hayatın içinde, edebiyatı küçümsemeden aramasına hayran oldum. "İroni kısa olmalıdır, içtenlik uzayabilir" deyişindeki samimiyeti anladım. "Yazarak kendimi doğru yola sokmasam, gerçekten zavallı biri olurdum" cümlesindeki zaaflarını titreyerek hissettim. "Yazın öyle bir iştir ki, kişi yetenekten payını almamış insanlara yetenekli olduğunu durmaksızın kanıtlamak zorunda kalır" cümlesindeki yazar kibrini elbette gördüm ve müstehzi bir tebessümle selamladım. "Kusursuzlaştırmak, belki de yapıtın en güzel bölümlerini çıkarmaktır" düşüncesindeki tevazuyu kavradım. Ve tabii ki küstah dürüstlüğüne bayıldım: "Yazının heyecan duymayanda heyecan uyandırmaya gücü yetmez".


TABİATIN RİTMİNE EŞLİK EDEREK YAZMAK


Renard, her ne kadar kimi yazarları "Yalnızca yazınsal heyecanlar yaşamış, yüreksiz adam" gibi cümlelerle küçümsese de çok çalışmaya inanıyor. Ama bugünün modern deyişiyle 'ofis saatleri aralığında' yapılana değil. Ölçüsü, tabiatın ritmine eşlik eden bir dinginlikle yazmak. İlkbaharda çiçek, meyve veren ağaçlar gibi vakti geldiğinde zihni, ruhu dinlendirmek ve sonra ani bir ürpertiyle, içgüdüsel uyanışla tekrar yazıya usulca ve her seferinde ürkerek ama yeniden coşkuyla sokulmak.

Dediğim gibi, yazıya dair tek bir yöntem, doğru ve sebep yok ama bizden evvelkilerin üst üste yığılan tecrübeleriyle daha farklı, daha özgün bakabileceğimiz bir hayatı edebiyatla tasavvur etme ihtimali var. Yazıyı her dönem kıymetli kılan da bu sonsuz döngü.

Peki, soluk alıp verir gibi doğal bir ritmle yazmaya çalışan yazar, bir gün yazamamanın 'duvarına' çarptığında ne hisseder? Galiba en çok da o korkuya direnenler ilgimi çekiyor. Hayatın yüceliği karşısında harfleri yeryüzüne kazıyarak hatırlanma isteği mi? Sevilme arzusunun bile sınırlarını aşan küstah bir takıntı mı? Doğmuş olmanın mucizevi sırrıyla yetinememek mi? Hayatın geri kalanını umursamayan koyu bir bencillik belki.

Yazıya muhtelif sebeplerle gönül verenleri buluşturan bir garip bir 'hiçlik' duygusu var. Her biri onu asla tamamlanamayacak hayatıyla dolduruyor. Renard, "Hiçlik bir şey vermez. Onu çınlatmak için büyük bir ozan olmak lazım" dediğinde yazmayı öğrenmek, onunla büyümek için gerekenin imkansız büyüsünden dem vuruyor sanki.

Hepimiz buğulu bir camın ardından yazarları meraklı çocuk bakışlarıyla izliyoruz. Bazen onlara kızıyoruz, konuşuyoruz, dertleşiyoruz, kavga ediyoruz. Yazıda teselli bulan, şifa arayan, hayata, kendine küfreden, yazmayı ıssızlıktan, yalnızlıktan, yoksunluktan öğrenen, yazamamanın zehirli kıskacında intihara sürüklenen, gündelik olanın sıradanlığından kaçan, acıyı sözcüklerle örten, uyandıran, hikayelerle kendini keşfeden, hakikatin peşine düşen, ölülere ebedi hayat iksiri veren, trajediyi hayatın bir parçası sayan, yazıyla manayı tersine çeviren, kelamın ezeli, ebedi olduğunu hatırlatan, yalnız olmadığımızı dünyaya haykıran....Hepsi kainatın boşluğunda yazının tılsımıyla dolaşan 'kahramanlar'.

Benim sebebim mi, bilmiyorum. Bunların hepsi ya da tek bir ağacı, bulutu, kahkahayı, bakışı, kederi, derin bir iç çekişi yazarak bütün bir hayatı anlama ve belki biraz da anlaşılma çabası sadece.




* Yazmak Üzerine Notlar - Jules Renard / Çev. Orçun Türkay - Sel Yayıncılık