Annelikten önce, annelikten sonra

Güzel Bir Gün (One Fine Day) filmini izlerken, Laylu'dan önce nasıl bir hayatım olduğunu hatırlamaya çalıştım. Pek beceremedim.

One Fine Day – Güzel Bir Gün filmini izlediniz mi? Michelle Pfeiffer ve George Clooney’nin oynadığı hani. Sinema tarihinin en güzel ekran çiftleri listesinde üst sıralarda yer alacak bu cast, filmde iş hayatı ve çocuğu arasında denge kurmaya çalışan iki kişiye hayat vermiş.

Bir anne, Michelle Pfeiffer ve oğlu. Bir baba, George Clooney ve kızı. İkisi de bekar ebeveyn. Zaten evli olunca film milm yapmaya değer bulmuyorlar böyle konuları.

Bir talihsizlikler serisi sonucu aynı okula giden çocukları okul gezisini kaçırıyor. Herkes gezide olduğu için okula da dönemiyor ve anne-babalarının başına kalıveriyorlar. Olaylar, haliyle bir iş gününde geçiyor ve ikisi de zamana karşı yarışarak çalışıyorlar. Gelişen olaylar sonucunda bazı saatleri hep birlikte, günün bir kısmını da sırasıyla çocuklara bakıcılık yaparak geçiriyorlar. Amerika ya; evinde oturan, torunuma çorba pişireyim, diyen anneanne ve babaanneler yok ortada.

Genelde bu durumlar babaların başına çok ender gelir. O yüzden babayı geçelim. Hemcinslerime pozitif ayrımcılık yaparak anne kısmından gireceğim olaya. Annenin mesleği hiç önemli değil. Ofis çalışanı ve ofis dışı işleri de olan diye ayıralım şimdilik. Saha çalışanlarına hiç girmiyorum. O zaman film komedi diil, trajedi olurdu zaten.

Bir mimari projeyi yetiştirmeye çalışan ve gün içinde defalarca dışarıda toplantısı olan mimar anne Michelle Pfeiffer’ın halini içim acıyarak izledim. Film güya komedi ama arada sırada içine düştüğüm çaresizlikler gözümde canlanınca trajikomediye dönüştü. Oğlunu, ofistekilere “kaybolmuş bir çocuk” olarak tanıtması biraz gaddarca olmakla beraber, benzer utançları burada da yaşayabilecek binlerce anne var. Ya da toplantıdayken oğlunu sokakta bekletmesi... Filmin bir gaddarı da annesi. Güzellik salonundaki anneanne, kızının yalvarmalarına rağmen kılını kıpırdatmıyor. Bizde de yok mu, var? Ha gerekçesi bu değildir belki ama şu veya bu sebeple bir damla özveride bulunmayan, çocuğu sadece anne-babasının yanındayken seven büyük ebeveynler gani gani. En basiti, ayrı şehirlere bölünmüş aileler. İstese bile o an yetişemez.

Kaç kere Leyla’nı ateşi, hastalığı, okul gösterisi, doktoru, alınması gereken servisi ve işim arasında bine bölündüm. Sabahları yuvaya servisle gitmediği dönemde, her erken toplantı beni dağıtıyordu. Ya da annemin burada olmadığı zamanlarda çıkan seyahat programları. Güvenmediğim bakıcıyla –ki hayatımızın büyük bir zamanı böyle geçti- annem olmadığında her zaman aklım evde kaldı. Hürriyet’te iki-üç ayda bir nerdeyse düzenli olarak benimle işe geliyordu Leyla. Yeni işime de geldi böyle bir kere. Sabah sekiz akşam beş, ofisimde takıldı. Eskiden çok zordu oyalamak, şimdi kolaylaştı neyse ki. “Sen artık 5 yaşındasın, büyüdün, kendini eğlendirebilirsin” gazıyla kandırıyorum kızı.

Ofiste çocuk konusunda ben şanslıyım. Eskisi, yenisi, iki işimde de şirket yönetimleri çocukları çok seviyor. Türkiye genellemesine bakarsak, çok küçük bir azınlık. Böyle bir durumda fabrikada, sahada çalışan, tehlikeli iş yapan anneler ne yapacak? Birçoğu azar işitmek, ihtar almak pahasına işe gidemeyecek. Falan filan. Ben de sürekli B planlarıyla yaşıyorum anneliğimi. Mesela Laylu okuldan geldiğinde evde kimse olamazsa kime teslim edilebileceğini düşüyorum zırt pırt. Mahalleli olmanın güzelliği bu işte. Evden caddeye kadar bir sürü komşu ve birkaç saatliğine güvenebileceğim dükkanlar var. Yine şanslıyız.

Filme dönersek; sürekli birbiriyle itişen bu ikili sonunda sevgili oluyor. Daha doğrusu niyetleniyor, zira şartlar elvermiyor. Hem çocuklar ortalıkta hem de “klasik erkek” Clooney, koltukta sızıyor. Michelle o sırada ne yapıyor peki? Havada flirt kokusunu alınca kendini banyoya atıp lekeli kıyafetini değiştirmek, saçını başını taramak ve kadına dönüşmekle meşgul. Salona geri döndüğünde adamı uyuyakalmış görünce yapılacak en güzel şeyi yapıyor, kolunun altına sızıveriyor.

Filmi izlerken A.Ö. ve A.S. zamanlarımı karşılaştırdım. Annelikten Önce ve Sonra yani. Bir kere şu kesin; insan bazı şeyleri yaşamadan, o konuda derinlemesine empati yapamıyor. Bu filmi ilk seyrettiğimde Leyla henüz bir bulutta su damlasıydı. Kıkır kıkır gülüp sadece aradaki aşka odaklanmıştım. Geçen akşam ise her karede bir dert bir dert… Yok oğlanın burnuna bilye kaçmış, yok kız sokakta kaybolmuş v.s…

Çocuğum olmadan önce iş dışı saatleri, tatilleri falan nasıl geçirdiğimi düşündüm. Hem hatırladım hem de beceremedim. Ki, çocuğum oldu, hayatım karardı annesi olmaktan fersah fersah uzağım malum. Fiziksel olarak neler yaptığımı hatırlamakla beraber, duygularını unutmuşum. Ya da tam tersi. Onu bile anlayamadım! Hani doğum sancısı, bebek çıktıktan sonra unutuluyor ya… Öyle. Sanki bir sihirli değnek, beni bu ikisini bir arada hatırlamaktan alıkoymuş.

Bir önceki cümleyi yazıp biraz durdum. Sonra, yani şimdi, bu yazıyı yazarken, Leyla’nın masamdaki fotoğrafına baktım. İsmini bile unutturur insana bu çocuklar. Çok şükür!