Bebeklikten sonsuzluğa

Çocuklar için profesyonel fotoğraf çekimlerini sadece doğumda değil, senede bir yapmak lazım. Hatta mümkünse doğumdakini pas geçelim.

Yakın arkadaş grubumdan ilk çocuk sahibi olandı. Tebrik için aradım, nasıl, dedim. “Maymuna benziyor, kıllı mıllı bir şey” diye cevap verdi. Tabii bunu böylesine rahat söylemesine sebep, arkadaşımın erkek olmasıydı. Annesine sorsak, dünya güzeli bir çocuk doğurdum, derdi.

Gelelim bana. Hamileliğimin son aylarında bir doğum fotoğrafçısıyla anlaştım. Hastaneye girdiğim andan itibaren tüm doğumun ve kızımızın fotoğrafları için. Ha bir de ertesi günkü meşhur anne-baba-bebek kareleri. Hani şu ellerle kalp yapılıp bebeğin minicik ayaklanın avuçta tutulduğu falan…

Bizim cadının doğması 15 saat sürdüğü için fotoğrafçımızın biraz burnundan geldi ama sonuçta bizim de o kervanda karelerimiz var. Sonrasında yaşadığımız bazı iletişim aksaklıklarından doğum albümümüz olamadı ama pek de dert etmedim. Niye? Çünkü bebekler gerçekten de yeni doğmuşken pek bir şeye benzemiyor. Yüzü gözü şiş, kırmızı-mor arası garip bir renk. Görüntüsünü kaydetmekten önce, varoluşunun kutlanması gereken günler.  Anne deseniz –ben en azından- zaten tarumar. 36 saattir falan uyumamışım, doğumda tansiyonumu 20’ye çıkarıp öbür tarafa gidip gelmişim, gözümün feri kaçmış. Oda kapısına asacakları fotoğrafta beni neremden fotoşoplayacaklarını şaşırmışlar belli ki. Güzel kareler bir yana, doğumhanede çekilmiş fotoğraflarımı çok yakın birkaç dostuma korku filmi kategorisinde göstermişliğim bile var.

Arkadaşımın ve benim yukarıda düşüncelerime ek olarak onlarca arkadaşımın, “ay bizim çocuk da ilk doğduğunda hiçbir şeye benzemiyormuş” cümlesi kazınmış hafızama.

Peki niye doğum fotoğrafı ve albümü diye deliriyoruz? Arkadaşlarımızın evinde o fotoğraflara bakarken neden yalan ifadelerle “ayyy, uyyy” şeklinde garip sesler çıkarıyoruz. Bebek dediğin şey, gün geçtikçe güzelleşmiyor mu arkadaş? Her yeni sabaha gözlerini açtığında bir gün öncesinden 10 kat daha güzel olmuyorlar mı? Bakışları anlamlanıyor, gülmeyi öğreniyor, sevdiğine tepki veriyor. Öyleyse neden bu National Geographic’ten başka şey izlemeyen Türk insanı halleri?

Yanlış anlamayın; amacım doğum fotoğrafçılığını öldürmek değil. Aksine, sürekliliği olan bir projeye çevrilmesine önayak olmak.

Peki bu kafaya nereden geldim? Anlatayım: Bundan tam 1 sene önce doğum fotoğrafçısı arkadaşımız Gözde Kumru Gedioğlu, Laylu ve benim fotoğraflarımızı çekti. Kendisi ve eşi bizim için ayrıca kıymetli; ikametgahını cebren ve hile ile evimize aldıran sokak kedisi Elsa’yı sahiplenerek müthiş bir iyilik yaptılar. Neyse, işte Kumru bize o fotoğraflardan hazırlanmış albümü hediye etti geçen hafta. Allah’ım, nasıl güzel! Fotoğrafları geçen sene maille de göndermişti ama böyle bir çalışmaya dönüşünce bin kat daha güzel olmuşlar. Her gün bir tur bakıyorum, eve gelen herkesin burnuna sokuyorum baksınlar diye. Öyle küçük bir şey sanmayın! 40 x 40 santim, 20 küsur sayfa. Fotoğrafların çoğu tam sayfa basılmış. Az büyüğü otobüs durağına raket board olur, o kadar!

Gözlerimi alamıyorum, çünkü kızımın nasıl büyüdüğünü görüyorum. Sadece geçen seneden bugüne değil, doğduğundan beri tüm zamanlar geçti bu sayede gözümün önünden… Yanağındaki bebek tombulluğunun yerini bıraktığı çocuk suratı, gözündeki ışık, saç renginin değişimi ama tepesindeki nerdeyse beyaz tutamın hiç değişmemesi, bakışlarındaki inanç, vücut dili, yansıttığı heyecan, mutluluk… Ne desem az kalacak. Zaten daha çok yazarsam nazar değecek.

O yüzden satırlarımı noktalarken size diyorum ki; çocuğunuzun bebeklik fotoğraflarıyla kalmayın, sonraki yıllara odaklanın. Her sene, bilemedin 2 senede bir profesyonel çekim yaptırın. İster stüdyoda, ister bizim gibi evde, ister doğada… Hem size hem de çocuğunuza harika bir arşiv olacak. Biz şimdi bile Leyla’nın facebook’umdaki eski fotoğraflarına bakıp deliler gibi eğleniyoruz, bir de bu albümün yaşatacağı duygu cümbüşünü düşünün!