Büyük dilemma

Hem çocuk hem de babalar gibi bir kariyer aynı anda olmuyor. Olamıyor.

Doğumdan sonra en çok şu iki sorudan nefret ettim:
1. Ne zaman işe dönüyorsun?
2. İkinciyi ne zaman yapacaksınız?
Daha doğum sancılarım bitmeden başladı birincisi: İşe ne zaman döneceksin, ne kadar doğum izni kullanacaksın?
Bazıları canımı acıtacağını bilir gibi inadına soruyordu sanki: İşe başladığında bebeğe kim bakacak?..
Kibar günlerimde, “Durun yahu, önce bir alt değiştirmeyi öğreneyim” falan diyor, diğer günlerde “Konuşacak konu mu kalmadı, canınıza mı susadınız?” gibi cevaplarla geçiştiriyordum.
Konuşmayı en sevmediğim konuydu da, hayatın acı gerçeğiydi. İstesem de istemesem de düşünmem gerekiyordu.
Türkiye’deki doğum izni düzenlemesi çok gaddar. Parmak kaldırıp ‘Bir de Amerika’yı gör’ demeyin lütfen. Kötüler benim için örnek teşkil etmiyor. Böyle konularda direkt sosyaliste, komüniste bağlıyorum ben. Avusturya mesela, aileler için bir cennet. Viyana’da yaşadığım senelerde doğum izni iki seneydi. Hayır, yanlış yazmadım. İki sene! Burada ne kadar? Dört ay.
İşe geri dönme konusunda kendimle ve gıyabında işyerimle didişirken aylar geçti, Leyla 7 aylık oldu. Ben ki Allah’ın şanslı kullarındanım; Hürriyet pozitif ayrımcılığı ilke edinmiş bir şirket. Bu sayede hem bütün izinleri toplu aldım hem de SSK iznimi tam olarak kullanabildim. O ne demek derseniz, hemen anlatayım. Erken doğum yapsaydım hakkım olan iznin hepsini alamayacaktım. Böyle saçma bir düzenleme var. Bebeğiniz 40 haftadan erken gelmeye karar verirse, izniniz o kadar kısalıyor.
Yüzlerce, binlerce şirket; bırakın süt iznini toplu vermeyi, hiç vermemek için bin takla atıyor. İyice abartıp doğum iznini kullandırtmayanları bile duydum! Bunlar arasında kocaman kocaman şirketlerin olduğunu söylememe gerek var mı? Kariyer dünyasında anne olmak, cezalandırılmayı hak etmek demek.
Bana geri dönersek; kasım başında ağlaya ağlaya, söylene söylene döndüm işe. Ofisteyken sorun yok aslında ama evden çıkmak o kadarrr zor ki! Bazı sabahlar yolunu bulmuş su gibi akıp giderken, bazı günler polisle çatışan protestocu gibiyim. Bir türlü çıkamıyorum o kapıdan. Tek avuntum, Leyla’nın eve döndüğümdeki sevinci. Kolları bacakları ayrı yana uçuşuyor, çığlıklar atıyor. Sırf bu şovu görmek için binmilyon yıl daha çalışabilirim!
Kimse alınmasın ama benim bu işten çıkardığım sonuç şu: Hem çocuk hem de babalar gibi bir kariyer aynı anda olmuyor. Olamıyor. Tabii ki benim de yaptığım gibi çalışan anne olabilirsiniz ama bir tarafı ihmal edersiniz. Etmiyorum derseniz, kendinizi kandırırsınız.
Bebeğinize iyi bakılır belki ama o ‘bakan’ siz olmazsınız. Yürüdüğünü bakıcıdan, ateşinin çıktığını annenizden duyarsınız. Üç yaşına kadar gelişen karakteri, o miniminnacık beyni, sizinkinden bambaşka şartlar altında yaşayan birileri tarafından beslenir. Şanslıysanız anneniz yanında olur ama o da kendi zamanının standartlarını uygular.
Benim durumumda işler, ne kadar şanslı ve iyimser olursam olayım, Leyla’yı ihmal etmemle sonuçlandı. Leyloş karşıma dikilip “Neden beni parka sen götürmedin, neden bugün benimle oynamadın?” diyemiyor. Ama ofiste işler aksadığında bir sürü kişiden bir sürü ‘Neden?’ duyup altında ezilebilirim. Hesap sormayan taraf, geri kalan oldu. Kolayı mı seçtim, zoru mu, bilmiyorum.
Düşündükçe hiç çıkamıyorum işin içinden. 16 yaşımdan beri çalışıyorum. Çok da seviyorum iş hayatını. Öte yandan, 39 sene bekledim iyi bir anne olabilmek için. Ama şimdi kızıma bakabilmek, ona iyi bir eğitim vermek için çalışmak zorundayım.
Çalışmazsam hem sosyal olarak ayıplanacağım hem de sevgilimin eline bakacağım. Gururum bunu kaldırır mı? Peki, böyle süreyi gittikçe uzatarak çalışmaya devam edersem vicdanım minicik bebeği günde sadece iki buçuk saat görerek iyi anne olmayı tolere edecek mi?
Büyük dilemma…