Çocuğunuzun göbek bağı nerde?

Çocuğunun göbek bağını Barcelona'da Parc Guell'e, Miami'de plaja, Karadeniz'de çay tarlasına gömenler tanıyorum.

Hurafe zengini Türk konularından biriyle karşınızdayım bugün. “Çocukların göbek bağı ne yapılır?” Ohooo, ne yapılmaz ki…

Üniversite bahçesine gömülür; eğitimli olsun diye.

Evde saklanır; evine bağlı, sadık olsun diye.

Mahkeme bahçesine gömülür; adaletli, ahlaklı olsun diye.

Resmi daire bahçesine gömülür; büyük insan, devlet adamı olsun diye.

Güncel Türkiye şartlarında son iki seçenek bir halta yaramaz ama bunlar çok eski gelenekler. İlk ortaya çıkışının, kadınların hastanede falan doğurmadığı yıllar olduğunu tahmin edersiniz. Halk arasında ‘bebeğin eşi’ denen plasentanın ortadan kaldırılması ihtiyacıyla başlamış ilk. Plasentanın başına gelenlerin, çocuğun geleceğine etki edeceği düşünülürmüş. Plasentayı temiz bir beze sarıp, üzerine basılmayacak bir yere gömerlermiş. Plasenta demişken… Plasentanın yenildiği geleneklerden, ebelerin gençleşmek için yüzüne sürdüğüne dair binbir hikâye anlatılır. Modern formüllü cilt bakım ürünlerinin içinde plasenta varmış. Falan. Aynı düşünce, bebeğin göbek bağının ‘değerlendirilmesine’ de yansımış. Nereye gömülürse, çocuğun hayatı o şekilde etkilenir inancıyla bugüne kadar gelmiş.

Yıllar evvel okuduğum bir haberi hatırlıyorum. Türk bir çift, bebeklerinin göbek bağını beşe bölüp, her bir parçayı dünyanın dört bir köşesine gömmüştü. Tibet, bir dağın zirvesi, Avrupa üniversitesi bahçesi, okyanus… Son parçayı büyüyünce çocuğa vermek için saklamışlardı. O çocuk büyüyünce ne olur bilmem ama anne-babasına müthiş seyahatler yaptırdığı, unutulmaz hatıralar kazandırdığı kesin.

Kendi arkadaşlarıma gelirsek, neler var neler. Harvard Hukuk Fakültesi bahçesine gömüp amfide emzirenden girer, denizler gibi engin, sonsuz olsun diye Ege’ye atandan çıkarım. Barcelona’da Parc Guell’e, Miami’de plaja, Karadeniz’de çay tarlasına, çeşit çeşit yurdum ağacının dibine gömenler tanıyorum. En sık duyduğum, üniversite-okul bahçesi. Evde saklayan, çöpe atan ya da hatırlamayan da var. Endirekt gelen hikâyeler arasında votka şişesinde saklananı da duydum, Paris’teki Louis Vuitton’un kapısındaki çiçekliğe gömeni de!

Uçuş serbest, manyaklıkta sınır yok. Ne de olsa çocuğa gelecek hazırlıyorsunuz.

Bana gelinceeee…

Evde oturup, loğusa deliryumları içinde hayata şaşarken bu konuyu kafamda biraz evirip çevirmiştim. His mi, istek mi, bilmem ama Laylu sanki yazacak, çizecek, sanatla haşir neşir olacak. Çok sevdiğim iki yazarın evlerinin kapısına mı bağlasam, kapılarının önündeki ağaçların dibine mi gömsem diye düşünmüştüm. Peki kim bu yazarlar: Orhan Pamuk ve Elif Şafak. ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ ilkgençlik yıllarımda okuyup hayran kaldığım kitaptır. ‘Bit Palas’... Viyana sonrası İstanbul yıllarıma denk gelmişti. Loğusa hallerini anlattığı ‘Siyah Süt’ cabası.

Bunları lohusa kafamda dolandırırken, arkadaşlarım arasında bayağı alay konusu oldum. Yorumları yazamayacağım ama bilin ki geçen sene bir arkadaşımın peşinde Helsinki’ye Toto konserine gitmem kadar çok dalga geçilen absürd bir konuya dönüşmüş durumda.

Bizim sıpanın göbek bağı nerede, derseniz:

Deniz kabuğu şeklinde bir mücevher kutusunda, banka kasasında. Çalınır diye değil elbet, doğum altınlarını koyarken, arasında gidivermişti. O kutuya girmesi de maceralı... 10 günlük falandı. Altını açtığımda bir baktım göbek bağı yok. Oysa ucunda kocaman beyaz klemple kaybolması mümkün değil. Bütün ev seferber oldu, bulamadık. Herhalde yere düştü, onu da bizim rahmetli Efe yedi dedim sonunda. Banyo için soyduğumuzda çıktı. Düşüp tulumunun ayak kısmına kadar gitmiş. Ara ara hatırlayıp güleriz hâlâ annem ve teyzemle.

Zırt pırt Boğaziçi Üniversitesi’nin bahçesine gidiyoruz oynamaya. Oradaki binlercenin arasına mı gömsem? Yoksa buralardan ümidi kesip, Selanik, Berlin, Viyana, Amsterdam kariyeri mi düşünsem bizimkine?