Hobi mi, fobi mi?

Maymun iştahlı çocuklarımızın dönemsel isteklerini hobiyle karıştırıp, keyfi işkenceye dönüştürmemek için yapılma(ma)sı gerekenler...

“Her şeyi doğru yapmaya çalışırken gol yemek” de olabilirdi bu yazının başlığı… Leyla sağlıklı beslensin, uyku saati düzenli olsun, çok oyuncak alınmasın da şımarmasın falan diye uğraşırken daha majör bir konuda çuvallamışım. Azıcık teselli uydurayım kendime; sadece anne-baba hatası değil bu, çevrenin de etkisi var.

Konumuz, Laylu’nun sportif faaliyetleri ve beceremediğimiz süreklilik.

Leyla 3,5 yaşında jimnastiğe başladı. Zorla değil, kendi isteğiyle. Üç sene önce İstanbul kazan, biz kepçe şeklinde eve yakın ve makul bir kurs aramıştık. Cumartesi ve pazar günleri gidiyordu. O senenin sonlarına doğru Leyla derslere girmek istememeye başladı. Gidiyordu ama ya sınıfa girmiyordu, ya da sınıfa girip köşede oturuyordu. Bahanesi çoktu: Uykum var, çok yoruluyorum, sıkılıyorum, öğretmen çok yüksek sesle ıslık çalıyor, seni özlüyorum v.b… İte kaka senenin aşağı yukarı sonuna kadar geldik ama babasının da benim de burnumdan geldi. Hani, yeteneksiz olsa anlarım, öyle de değil. Hareketleri hemen kavrıyor, müthiş esnek ve derse katıldığında keyif alıyordu.

Geçen sene biraz daha kız çocuğu hevesiyle bale yapmak istedi. Yine aradık sorduk, eve yakın, sadece cumartesileri gittiği bir bale okuluna kaydettik. Yanlış hatırlamıyorsam hiç arıza çıkarmadan gitti. Gerçi sene sonundaki gösterinin kostümleri uğruna aylarca daha gidebilirdi. Bir önceki satırdan anlamışsınızdır belki: Sadece gösteriye odaklanmış bir okuldu. Hiçbir duruşu, hareketi layıkıyla öğrenmedi ama kapanış gösterisinde harika bir kedi oldu! Bu sene kendisi gitmek istese babasıyla biz direnir, yollamazdık.

Küçük hanım bu sene başında ritmik jimnastik yapmak istediğini buyurdu. Çıtamız yükselmiş, arayış zorlaşmıştı. Peki dedik. Şansımız da yaver gitti, yine eve yakın harika bir kurs buldum. Öğretmenler harika, salon güzel, tesiste Starbucks bile var, daha ne olsun! Bizim sıpa yetenekli çıktı, kısa sürede bir üst sınıfa geçti. Bu ay başına kadar da çok güzel bir şekilde gitti haftanın iki günü. Öğrendiği hareketleri her fırsatta evde yapıyordu. Birkaç hafta evvel patlattı bombayı, artık gitmek istemiyormuş. Yine aynı mazeretler: Haftasonları geceleri iyi uyuyamadığı için yorgun oluyormuş, bazı hareketler zor geliyormuş, ders çok uzunmuş, sıkılıyormuş falan filan. Birkaç hafta uğraştık gitsin diye.  Ben bayağı direttim. Geçen hafta sabrım tükenince patladım; tamam, kaydını siliyorum, sana spor mpor yok artık dedim. Bu sefer de ona ağladı. Ama gitmek istiyordum falan demeye başladı. Kaldım mı arada!

İşin içinden çıkamayınca Füsun ablayı aradım. “Geçmiş olsun, sizin hobi, fobiye dönüşmüş” diyerek başladı yorumlarına.

İlk hatamız, Leyla’nın ilgisini hobiyle karıştırmak olmuş. Bizim hobi zannettiğimiz spor, onun gözünde göreve dönüşmüş. Dahası, her sene başka bir şey istediğinde onu onaylayarak gerçek bir hobinin gelişmesine fırsat verememiş olduğumuzu öğrendim.  Hem Leyla’da hem de yaşıtlarında çok sık gözlemlediğim “hiçbir şeyin devamını getirmeme” durumuna biraz da benim sebep olduğumu fark edip çok üzüldüm. Ama çok da dertlenme, dedi hemen. “Çünkü gerçek hobi bu yaşta belli olmaz, hobilerin ortaya çıkıp oturması için daha büyük olması lazım,” diye devam etti Füsun abla. Jimnastiğe başladığı 3,5 yaşın da erken olduğunu öğrendim bu sohbette. Altı yaş bile erken, dedi. “Eğer çok özel bir ilgisi ve yeteneği yoksa, bunlar aslında anne-babanın hobileri” diye ekledi.

“Peki, ilgilendiği şeyi yapmasına fırsat vermezsek gerçekten istiyor mu, becerikli mi, nasıl anlayacağız” diye sordum tabii. “Deneme süresini bir ay tutarak,” oldu cevabı. Bizim durumda ilk aylar hep kolay geçti ama her sene başka bir konuya ilgi duyduğu için artık o ligin dışındayız korkarım.

Sohbet ilerleyince bir çocuk ve ergen psikoloğu olarak bu durumun sıklıkla karşısına çıktığını öğrendim. “Her anı doldurulan, aslında ebeveynlerinin hobilerini gerçekleştirmeye çalışan çocuklarla karşı karşıyayız” dedi. “Hafta sonunu dinlenmeden, stres içinde geçiriyor çocuklar. Dahası, boşluk doldurmayı bilmeyen, yalnız kalma kapasitesi gelişmeyen bir nesil yetişiyor” diye ekledi. Ne kadar haklı aslında! Çevremdeki tüm çocukların hafta sonları tıkış tıkış dolu, spor-sanat programları var. Biz de çok farklı değiliz. Öğleden önce spor, koştur koştur öğle yemeği, öğleden sonra müze-tiyatro-sinema… Ebeveyni de yoruyor bu tempo.

Geçen hafta yazdığımın, artık çoğu hafta sonunu programlamamanın hiç de yanlış olmadığını anladım Füsun ablayla konuşurken. Çocuğa serbest zaman bırakmak lazım. Bırakın kendisi seçsin. Parka mı gitmek istiyor, evde Lego mu yapacak. Ya da boş boş mu duracak. Dursun yahu! Tavana baksın, hayal kursun, bir yaprağı incelesin…

Daha derin bir düşünmede, her saati planlanmış çocukların ebeveynlerinin bunu neden yaptığını da anlayabiliyorum aslında. Çoğu anne-baba, çocuğuyla baş başa ve hedefsiz kaldığında ne yapacağını, ne konuşacağını, çocuğu nasıl oyalayacağını bilmiyor. Ya da “çocuğu eğlendiremediği için” vicdan azabı çekiyor. Anlamıyor değilim. Bazen bana da oluyor, sanki gezip tozmasa sıkılacakmış zannediyorum. Halbuki çocuk, anne-babasının yanında zaten mutlu. Biz böyle yaptıkça hayal gücünden uzak, yaratıcılığı gelişmemiş çocuklara dönüşüyorlar belki de.

Bir yandan bunları yazarken, içimde bir yerdeki öteki anne, “spor yapması lazım, spor yapması lazım” diye başımın etini yiyor. Susacak, mecbur.

Sonuç: Füsun abla, “Sildim o zaman kaydını” şeklindeki sert çıkışımın yanlış olduğunu söyleyip son kararı Leyla’ya bırakmamızı önerdi. “Kendisi önersin nasıl yapmak istediğini” dedi. Jimnastiğe devam etmek ister mi, artık sadece bir gün mü olsun, hangi günü, hangi sınıfı tercih eder diye soracağız bakalım. İsterse ne ala, istemezse de zorlamayacağım ve seneye bir başka hataya imza atmak üzere pusuda bekleyeceğim. Zira bizimki aylardır “piyano veya keman” çalmayı öğrenmek istediğini söylüyor.