HSP bahane, evde kalmak şahane

Doktorunun dediklerini iki etmeyen Leyla, gece yarısı ne diye tutturdu?

Geçen hafta yazmıştım, Leyla’ya çoklu sistem hastalığı olan Henoch Schönlein Purpurası teşhisi kondu. Geçen hafta hastalığın tuttuğu yerler eklem ve ciltti. Bu hafta bağırsakları da tanıştı. Ama korkacak bir şey yok, durum kontrol altında. İyi yanından bakarsak -ki ben böyleyim- böbrekler ve mide bağımsızlıklarını koruyor.

Etrafımdan duyduklarımı, “kulak arkası edeceklerim” ve “göz önünde bulunduracaklarım” şeklinde kategorize ediyorum. Göz önündekiler tabii ki iyi örnekler. Mesela, çok ağır geçen bir vakada, iki aylık yoğun tedaviden geçen 5,5 yaşındaki kız çocuğu, hiçbir kalıcı hasar almadan atlatmış. Unutmayayım ama düşünmeyeyim dediklerimden biri ise, yakın bir arkadaşımın kardeşinin çocukluğunda geç teşhis konan HSP yüzünden geçen ay geçirdiği üçüncü böbrek nakli.

Hayatında HSP olan okurlarım varsa, içlerini rahatlatmak için yazayım: Bu hastalığın tedavisi dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde aynı. Mühim olan iki şey var: Teşhis ve takip. Takip, düzenli tahlil ve gözlem demek. Bilinçli ve dikkatli iseniz, doktorunuz da bizimki kadar iyi ise, korkmaya hiç mahal yok. Biz şanslıyız, Prof. Ilmay Bilge gibi harika bir doktorumuz var. Doktora güvenmek çok kıymetli. Bunun üzerine, bilgili olduğunuz zaman korkunuz da azalıyor. Yalnız, internetin yanlış bilgilerle de dolu olduğunu düşünürsek, evhamlı biriyseniz sadece doktoru dinlemenizi öneririm.

Bu arada bizimki Ilmay hanıma hayran. Hatta ikinci muayenenin sonunda kulağıma eğilip “Gerçek bir prensese benziyor” dedi. Nasıl olmasın ki?.. Ilmay, “çocukları koruyan tanrı” demekmiş. Çocuklar kime sempati duyacaklarını bilirler.

Gelelim Laylu hanımın psikolojisine. O da annesi kafası bir çocuk, hastalık lafını ağzına almıyor. En azından günün uyanık olduğu 12 saatinde. Geriye 1 saat kalıyor ki, işte o sürede “hastalık bahane, yuvaya gitmemek şahane.” Yatmadan önceki ve uyandıktan sonraki yarım saatimiz pazar yeri gibi. Gece, “korkarım ki yarın yuvaya gidemeyeceğim” diye uyuyup, sabah binbir numara çekiyor. Şakası bir yana, gerçekten gidemeyecek durumda olduğu için iki haftada toplam iki gün gitti yuvaya. Bu durumu hızla tersine çevirmem gerek.

Bir başkası da, “Ama anneeee, doktorun dediğini yapmamız lazımmmm” tutturması. Perşembe akşamı, bu haftaki marazlar yüzünden doktordaydık. Devam sürecini konuşurken Leyla’nın da bayıldığı, “yoğurt çorbası iyidir” dedi doktoru. Eve geldiğimizde uyku saati çoktan geçmesine rağmen kapıdan girer girmez sordu: Çorbam hazır mı? “O diil küçükhanım ama beşkardeş hazır” deyip yatırdım. Ben yatırdıkça o kalktı, çorbam da çorbam... “Ama doktorum dedi, içmek zorundayım.” Mecbur o saatte mutfağa girildi. Tabii ki pişmeden sızdı, dört gibi uyanıp, hazır mı, diye sorup geri uyudu. Sabah gözünü açtığı gibi mutfağa koşup tencereyi kontrol etti. Sonuç: Dün sabah kahvaltıda koca bir kase çorba içti. Gerçi dayısı ve babası da kahvaltıda çorbadan patlıcana her şeyi yiyebilir, onlara çekmiş belli ki.