İlk doğumgünü pastam

Bu seneki kutlama, sabahın köründe tuvaletten çıkarken üzerime atlayan 18 kiloluk bir gülle ile başladı. Beni hem bir güzel korkuttu hem de o ağırlıkla çıktığım kapıya geri yapışmama sebep oldu sağolsun. O hamlede boyunun yettiği ilk yeri, göbeğimi şapadanak öpüp, "iyi ki doğduuuuun, seni seviyorum" dediği an acı macı kalmadı.

Anne insanının doğumgünü, çocuğunun büyüdüğü her sene daha da güzelleşiyormuş. Bebekken ne anlayacak ki? Babası, anneannesi hadi öp diyor, anlamsız anlamsız bakıyor, pastanın mumunda elini yakıyor. Büyüdükçe kendininkiyle birlikte, yakınlarının doğumgünü de önem kazanıyor sıpaların gözünde. Hediye, pasta, kutlama mefhumu oluşuyor.

Bu seneki kutlama, sabahın köründe tuvaletten çıkarken üzerime atlayan 18 kiloluk bir gülle ile başladı. Beni hem bir güzel korkuttu hem de o ağırlıkla çıktığım kapıya geri yapışmama sebep oldu sağolsun. O hamlede boyunun yettiği ilk yeri, göbeğimi şapadanak öpüp, “iyi ki doğduuuuun, seni seviyorum” dediği an acı macı kalmadı. Sonra, anneannemi ara, dedi. “Ananee, gelirken hamur, çikolata, süsleme getir, anneme pasta yapacağım” dedi. Çok da ciddiydi. Bir bir saydı istediklerini.

Gün boyunca evdeki faaliyetleri annemin ara ara mutfaktan naklen –ama çaktırmadan- yolladığı fotoğraflarla takip ettim. Mikserler, süsleme şekerleri, muffin kalıpları ve savaş alanı ortasında, taburede bir çocuk.

Akşamüzeri oldu, koştur koştur eve geldim. Bir koşturma, bir heyecan… Beni merdivende karşılayıp yine üstüme atladı. Aşağı yuvarlanma ve kafayı kırma tehlikesini savuşturduktan sonra gözlerimi kapattırdı, sehpaya kadar öyle götürdü beni.

Sonrası bana da sürprizdi! Kocaman bir gümüş tepsinin içine renkli bir peçete seçmiş, bir sürü muffin dizmiş. Üzerlerinde şekerlemeler, krema, meyve, şekilli mumlar... Böyle bir şey kurgulayacağını tahmin etmezdim. Meğer annemin getirdiklerini beğenmeyince taksiye atlayıp markete gitmişler, kendi seçmiş her şeyi. Pastamı birlikte üfledik, dilekler tuttuk. O birkaç kere daha üfledi tabii mumları.

Özetle, evet arkadaşlar, görgüsüzüm. Bazılarına banal gelen bu hikaye, bir anne insanını böylesine mutlu edebilir. Bu köşe de, toplumsal görev gibi görünen ve fabrika ayarlarıyla içgüdüsel geldiği farz edilen annelik mesleğinin, ne kadar özel olduğunun anlaşılması için zaten.

OKULLAR BAŞLADI, ÇOK ŞÜKÜR!

Tamam, yaz tatili güzel. Her sabah okula yetişme stresi içinde uyanmamak rahat. Akşam yarım saat geç uyuduğunda dertlenmek yersiz… Amaaaa çalışan insanlara 3 ay boyunca çocuk eğlemek hiç kolay değil arkadaş! Hadi adaya gitsin, orada kalsın desem, ona rahat, işi Bağcılar’da olan bana işkence. Bir uzun tatile de babasıyla gitse, e ben çocuğumu özlerim, aklım kalır. Şehirde kalsa, bu sıcakta evde ne yapacak, dert. Arkadaşlarını özleyip, herkes bir tarafta olduğu için görüşememesi mızmızlık sebebi… Sonunda bu hafta yuva açıldı da rahat ettim.

Bizimki geçen seneden beri diline pelesenk ettiği, “okul çok sıkıcı, gitmeyeceğim” isyanından yazın da vazgeçmedi. Meseleyi, ince ince dokunmuş bir eylem planı ile hallettim. (Ya da bana öyle geliyor.) Yuvanın açılmasına bir ay kala en sevdiği arkadaşları ile koca bir pazar günü geçirdi. Okul açılmadan önceki hafta sonunda ise küçük bavulumuzu aldık, ikiz arkadaşlarına yatıya gittik.

Sonracıma, bu seneki sınıf gruplarının isminin ne olacağından, ilk gün ne giyeceğine kadar binbir soruyla ilgisini uyanık tuttum. Sonuç, üç gündür ağlamadan giriyor yuvaya. Biraz kurbanlık koyun ifadesi var ama, diline vurmadı.

Bu sene çok düşündüm bu konuda. Bir sene yuvaya gitmese ne olur, diye. Daha ilkokula başlamadan 4 sene önce giriyorlar bu rutine. Çok gaddarca geliyor bana. Ama terazinin öbür kefesinde, yaşıtlarından uzak, akademik eğitimine artı katmayacak bakıcıyla evde geçecek bir yıl var. Öğrendiği Almancayı unutacak, asosyalleşecek… Mantık, her türlü kıyamete ve ödenen çılgın paralara rağmen yuvadan yana oluyor tabii ki. Bana da böyle dertlenmek kalıyor.