Ucuz atlattık

"Çocukların ellerinden melekler tutar" derler hani. İşte o melekler anneleri de koruyormuş.

Çarşamba günü Laylu’yu yuvadan karşıladım. Servis tam kapımıza kadar geliyor. İndi, karşıdan karşıya geçip evimize girmek üzere sokağın kenarında beklerken, “abla, abla, abla” diyen bir haykırma duydum. 

Kafamı çevirmemle birlikte evimizin olduğu yokuştan çok hızlı indiği için köşedeki virajı alamayan ve kontrolü kaybetmiş şekilde üzerimize gelen bir motosiklet gördüm.

Leyla’yı annelik refleksiyle duvara yapıştırmamla motosikletin beni altına alıp metrelerce sürüklemesi aynı anda oldu. İki saniye sonraki tablo: Yerde yatan 3 kişi ve bir motor, duvar dibinde şoklanmış bir çocuk.

Altımda kalan ayağım kırıldı mı acaba diye bile düşünemeden Leyla’ya seslendim: “Ben iyiyim tatlım, gel yanıma.” İyiyim ama sadece lafta tabii! Yeter ki o telaşlanmasın. Ayağım ne halde bilmiyorum, dirseğimden omzuma kadar derin bir sancı, kalçamı hiç saymıyorum. Tansiyon yerlerde. Bizimki gözleri faltaşı gibi açılmış, kolları iki yanında hazırolda gibi sarkmış, dizleri titreyerek geldi, boynuma sarıldı. “Çok korktum anne, çok korktum!”

O sırada etraftan koşturdular. Leyla boynumda, ayağım, kolum, kalçam, her yerim acıyor, kalkamadım… Beş dakika sonra önünde havaya uçtuğum duvarın üzerine oturdum, bayılmamayı başararak Leyla’yı zorlukla ikna edip ablasıyla yukarı, eve yolladım.

Sonra klasik gelişmeler, polis-hastane-karakol şeytan üçgeni. 155’i aradıktan 25 dakika sonra geldi ekip. Ama sağolsunlar (!) öncesinde iki kere arayıp arabada hasar var mı diye sordular. “Arabaya çarpmadı, bana çarptı diyorum size, tutanak için ekip yollayın” diye çemkirince zahmet olmasın geldiler. 155’çiler tutanak hazırlayamazmış, yok trafiği ara, yok 170’i ara derken, gelen üçüncü ekip yazdı. Bu arada beni ölümün kenarına getiren Boğaziçi İskender’in kuryesine de şikayetçi olup olmadığını sorduklarını duymadım sanmasınlar! İnsan haklarına saygılı ülkeyiz ya, kafasında kaskı olmadan, yokuştan uçarak gelen beyinsize de sorun tabii. Belki bir şikayeti vardır. Yokuş neden öyle dik, neden kadınlar sokağa çıkıyor falan mesela…

Saatler süren hastane ve karakol faslında aklım sürekli Leyla’daydı. Annesi gözünün önünde bir aracın altında kaldı, travmaya bak! Birkaç arkadaşımı aradım, dondurmacıya götürttüm. Aklı bende kalmasın, eğlensin, kafası dağılsın istedim. Akşam da geçmiş olsuna gelen arkadaşlarım çocuklarıyla geldiler, ona ekstra eğlence oldu.

Annelik bu işte. Çocuğuma geleceğine bana gelsin. Ben ne halde olursam olayım önemli değil, onun iyi olduğunu bileyim.

Karakolda ifade verirken bana çarpan kuryeye ne olacağını sordum. Çok hasarınız yok, ölmediniz de, ceza almaz, ehliyetinden puan düşülür en fazla, dediler. Kuryeleri böyle canavarca araç kullanmaya teşvik eden patronundan da şikayetçiyim, onu da yazın, dedim. Yazamazmış, çalışanın kazası şirketini bağlamazmış. Falan! E polis dediğin kanun falan bilmek zorunda değil tabii. Görecek şimdi Boğaziçi İskender, kim kimi nasıl bağlıyormuş.

Motosikletli kuryeler için külliyen yeni uygulama gerek. Aman yemek, paket yetişsin diye tersten gitmeler, kaldırımda gazlamalar ve aşırı sürat. Hiçbirinde yeterli eğitim, donanım yok. Evimize sipariş mi vermeyeceğiz, ne yapacağız bilmiyorum, dönüşümü sağlayıcı bir yol bulmak lazım.

Kazadan sonraki birkaç gün ne kadar çok benzer vaka olduğunu anladım. Nerdeyse her 3 arkadaşımdan birinin ya da yakının başına benzer bir şey gelmiş. Ve biz nasıl anormal bir toplumuz ki, bunları sıradan olaylar olarak kategorize etmişiz! “Ya işte ben de bugün motosikletin altında kaldım, ölüyordum. Neyseki bugün de hayattayım, yemeğe nereye gidelim…” şeklinde yaşıyoruz.

Uzun lafın kısası, şuan bu yazıyı yazabiliyorsam, çok şanslı olduğum(uz) için. Önce Leyla, zaten duvarın dibindeyken onu geri itecek 10 santim daha bulduğum için. Sonra ben. Gerçekten bu kazadan birkaç yerim kırık çıkmadıysam, en batılından, verilmiş sadakam olduğu içinmiş. Sonra da, annemin çocukken bizi tıka basa doldurduğu kemik suyu çorbaları, ilikler, balık yağları sayesinde.

Hani derler ya, çocukların ellerinden melekler tutar. İşte o melekler, elimi tutan kızımla birlikte beni de korudular. Çok şükür.

Bu ülkedeki cehaleti, kanunsuzluğu, başına buyrukluğu kim, nasıl, ne zaman düzeltecek? Türk toplumu ne zaman bu zavallı hayat standardını ve insan haklarından uzak yaşamı kabullendi? Bin odalı saraylarda oturup konvoyla dolaşmakla olmuyor beyler. Bir zahmet sokağa çıkıp hayata karışacaksınız, sizin de başınıza aynısı gelecek ki, o zaman poponuzu kaldırırsınız belki.