Utanç yazısı

Bugün, bir anne olarak, Türkiye'de çocuğunu kaybetmiş tüm diğer annelerin karşısında kafamı yere eğiyorum.

Leyla yanımda, şapırdata şupurdata dondurmasını yiyor. Dünyadan haberi yok. Olmasın da. Onu izlerken gülümsüyorum ama gözlerimin içine ağlıyorum gerçekte. Suruç’ta katledilen 31 genç için ağlıyorum. Her biri için ayrı ayrı. Fotoğraflarına bakıyorum, hikayelerini okuyorum. Tekrar tekrar. Belki bir kere daha okursam, ölmemiş olurlar. Ağlıyorum. Leyla görmesin diye kafamı çeviriyorum sürekli. Annelerini düşünüyorum. 31 anne, 31 kor düşmüş yürek. Yüzlerce yas evi. Leyla’ya bakıyorum. Dondurma çenesinden akıyor. O güzelim çocukların küçüklüklerini hayal etmeye çalışıyorum. Ellerinde bir dondurma, her yerlerine bulaşmış. Anneleri ya gülerek izliyor ya da kızıyor, etrafı batırıyorlar diye. Sonra bir bomba patlıyor. Allah belanızı versin.

Tatildeyiz. Dizlerimi çeneme çekmiş denize bakıyorum. Leyla suda. Onu izliyorum güya ama gözümün önünde başka biri var. İki tekne arasındaki halata takıldığı için boynu kırılarak hayata veda eden bir genç, bir başka annenin oğlu, Uğur Yelken. Bu yazıyı yazarken deniz hâlâ geri vermemişti. Ailesinin, küçüklük arkadaşım olan yakın dostlarının çektiği acıyı paylaşıyorum. Annesini düşünüyorum. Uğur’un beş yaşındayken denizde böyle kudurduğu günleri hayal etmeye çalışıyorum. Sonra bir halat bölüyor o hayali. Kazanın geldiği yere ve şekle bakın!

Sabah. Odadayız. Leyla cep telefonumda müzikler çalıp yatakta dans ediyor. Aklım başka bir ana gidiyor. İlk gençlik yıllarıma. 20’lerimin başındayım. O Bar diye bir yer var Nişantaşı’nda. Ne zaman Viyana’dan Türkiye’ye gelsem, gece oraya gidiyoruz eğlenmeye. Bir de Cafe de Paris vardı. O Bar’dan önce miydi, sonra mı, hatırlamıyorum bile. Ama yeni yetme hallerimizle gidip harika yemeklerini yiyoruz, gençliğimizin mihenk taşlarından biri. İki markanın arkasında da aynı isim var: Abdullah Özmelek. Arkadaşlarının Apo’su. İki gün öncesinin haberlerine geri geliyorum. Hayat arkadaşı ve onun iki çocuğuyla tatile giderken kafasına göre U dönüşü yapan bir cahil sona erdiriyor gençlik hatıralarımın hatırı sayılır bir kısmını. Onu, hayat arkadaşını ve küçük oğlunu. Oysa o oğlan hayatta kalsa, belki de bir iki sene sonra annesi ve kocasının işlettiği bir mekanda benimkilere benzer güzel hatıralar ekleyecekti hayatına. Allah rahmet eylesin diye düşünürken, Allah kahretsin çıkıyor ağzımdan.

Leyla. Bebek. Ya mememde ya da koynumda. Aguluyor, guguluyor. Biberonu tuttu, eline bakmayı öğrendi, yatakta dönmeye başladı diye heyecan yapıyor, tarihe kayıt düşüyoruz. Bundan birkaç sene sonra, çok yakınımızda bir başka bebek, bırakın sağa sola dönmeyi, kendi başına yutkunabilsin diye deli gibi çabalıyor çaresiz bir anne. Oğlu hayata tutunsun diye. Neden? Oğlu, bizimkiyle aynı hastanede gerçekleşen doğumunda doktor ve hastane hatası sebebiyle hayata engelli başladığı için. Ve o bebek bu hafta başında hayata veda ediyor. Kelimem yok. Canım acıyor. Kader falan aklıma gelmiyor, dilimin ucunda binbir küfür. Leyla iskeleden denize atlama denemelerini bana gösterirken, o bebek hayata tutunamadığı için utanıyorum. Çok hem de. Hastane ve doktoru utanmıyor. Bu mudur insanlık? Adalet desen; zaten yok ama olsa ne yazar. Bir hayat kayboldu.

Bu yazdığım hayatları yaşayanları düşünüyorum. Sonra kendimizi. Biz mi şanslıyız, onlar mı şanssız? Bunun bile doğrusunu bilemeyecek kadar berbat günler, yıllar geçiriyoruz Türkiye’de. Hayatlarımız her an ölüme bir adım mesafede. “Yaşasın, bugün de hayatta kaldık!” Toplumsal bir depresyonda olmalıyız. Bir kesim dışında. Onların gözünü kan bürümüş zira. Çocukları öldürtüyor, bundan zevk alıyorlar. Global politika oyunları falan…

Özetle öyle bir hale geldik ki; ailemin başından geçen haller, kazalar, hastalıklar solda sıfır geliyor bana. At tepmiş, bağışıklık sistemi kendine saldırmış falan, hepsi masal. Çok daha feci şeyler oluyor bu ülkede. Çocuklar ölüyor. Onlarca değil, yüzlerce. Yukarıda okuduklarınıza ek olarak onlarca başka şekilde.

Bugün, burada, “Yeni Türkiye’de” cocugunu kaybetmis butun annelerin karşısında başım yere eğik. Uzunca bir süre de aşağıda kalacak o gözler.