Yas yazısı

Bugünkü yazıda yine dört ayaklı çocuklara geçiş yapacağım. Sınır ihlali yaptığımı düşünenler okumayabilir. Ama bir petin kaybı da gayet sağlam bir travma.
Yas yazısı

Efoş’um öldü.
Dokuz senedir ailemin bir bireyi olan köpek oğlum artık yok. Benim prens oğlum, munis kuzum, melül bakışlı iyi kalpli Efoş’umuz gitti.
Acım sadece köpeğimizin kaybından değil, vicdan azabı ve hesaplaş(ama)ması da var.

Efe’nin ikinci annesiyim. Hayatıma girdiğinde üç yaşındaydı. Meraklı, hareketli ama bal gibi huyu olan bir köpekti. Kedi dostuydu. Ne zaman bana gelse kedim Ginger’dan bir kova dayak yerdi. Yıllarca sabah yürüyüşlerini birlikte yaptık. Hamileyken yürüyebildiğim son güne kadar birlikteydik. Ağırlaştığımı anlamış gibi, daha yavaş yürür, çekiştirmezdi beni. Sayko Küçükhanlı’nın vahşi köpeği kulağını boydan boya yırttığı gün kanlar aka aka nerdeyse bütün yolu kucağımda taşımıştım arabaya kadar. O da benim çocuğumdu.

Çocuklara köpek sevdirme simülatörü derdim Efe’ye. Ne zaman bir çocuk onu okşamak istese uslu uslu dururdu. Laylu’mun ilk ağabeyiydi. Doğum sonrası eve geldiğimizde aile baskısıyla Leyla’nın yanına sokmamıştık. Akşama kadar kapısında ağlamıştı. Kapıyı açtığımda koşup kokladı, kafasını yaladı ve yanına yattı. Leyla nerede, o oradaydı. Leyla’nın kahkahalarla güldüğü ilk şeydi Efe ve oğlu
Zeze’nin deli gibi sallanan kuyrukları. “Efoş abim” diyordu zaten. Hayvana neler yaptı, birkaç hırlama dışında tepki görmedi.
Annemler adada yaşadığı için bahar geldi mi birkaç aylığına adaya giderdi. Orada çete kurmuştu oğlu Zeze ve kapıdaki Body’yle. Çarşıdan ararlardı annemi, “Lale abla köpekleri aramayın, buradalar” diye.

Vicdan azabım tam da buralarda başlıyor. Eskiden sadece birkaç ay adada kalan Efe, kızımın babasıyla ayrılığımızı takiben daha uzun gitmeye başladı. Ayrılık döneminde bakıcıyla iş bölümü yapıyorduk ama itiraf edeyim, zorlandım. Ya sabahları kızımla geçireceğim vakitte çıkaracaktım ya da akşam uyuttuktan sonra, ben bitmişken. Bakıcımızın olmadığı hafta sonlarında geceleri ev telefonundan cebi arayıp hoparlöre koyuyor, Efe’yi öyle çıkarıyordum çişe. Kapıdan uzaklaşamıyordum; ya kız uyanırsa, ağlarsa…

Sonunda neredeyse temelli gitti adaya. Çünkü sarayda büyüyen bakıcımız köpek tüyünden hoşlanmıyordu. Aklım değil ama kalbim kaldı. Geçen bahar hastalandı. Biri Kennel Cough dedi, diğeri astım. Biri bronşit dedi, diğeri amfizem. Hiçbiri geçiremedi öksürüğünü. Kedi alerjisi bonus oldu üzerine. Ağustosta kavga dövüş bize getirdim, iki küsur ay kaldı. Evde yine öksürüyordu ama sokakta hiç. Rahatlasın diye hafta sonları 3-5 saat sokaklarda dolanıyordum. Değişen bakıcıyla yine sürgüne gitti. Çok iyi baktık ama öksürüğü arttı. Kortizona bile razı olmaya yakındım. Ama fırsat kalmadı. Geçen pazar sabahı nefes alamayan Efoş aniden gidiverdi bizden.
Hazırlıksız yakalandık, kahrolduk.

Leyla’ya daha söylemedik. Birkaç gündür onu, hayvanların insanlardan daha az yaşadığı bilgisiyle işliyorum. Hani bir Facebook hikâyesi var; köpeği ölen altı yaşındaki çocuk, hayvanların sevgiyi ve birbirine iyi davranmayı bildiğini, o yüzden de dünyadaki sürelerinin daha az olduğunu anlatmış anne-babasına. Onu anlatıyorum. Leyla tepki olarak onların ölse bile yukarıdaki yıldızlar arasında görülebildiğini söyledi. Teselli. Bu hafta sonu öğrenecek ama. Haftaya adaya gidecek, bilmesi lazım. Yalan söylemek doğru değil. Bakalım ne tepki verecek. Yazacağım size.

Ayakucunun daimi kiracısı, gerçekten sevdiğim, tek köpekti Efe. Patilerinin arasındaki koku, kulak içinin kokusu, hele uyurken gıdısının kokusu… Hayatım boyunca benimle olacak.