Anayasadan çıkan ne?

En makul öneri nötr bir anayasal vatandaşlık. Ama bildiri yayımlayan Türk aydınlarında buna bile tahammül yok.

Kıyameti koparıyorlar ‘anayasadan Türklük çıkıyor’ diye.

Peki, gerçekten öyle mi?

Türklük buhar olup uçuyor mu?

Anayasadan kazınıyor mu?

Alakası yok; tartışılan, anayasada vatandaşlık tanımının nasıl yapılacağı...

Ama öyle bir tezvirat yapılıyor ki gören Türklüğe karşı savaş açılmış sanır.

Aklı başında hiç kimsenin Türkçeyle, Türk bayrağı ve Türklükle bir sorunu yok.

Sorun olur olmaz her yerde Türklüğün dayatılması.

Dağa taşa inadına ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazılması.

Sabah akşam çocuklara ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım’ nutukları atılması.

Sorun Türklük değil Türklüğün tepeden inmeci bir biçimde dayatılması.

Geçmişte Türklük adına en baskıcı uygulamalara imza atılması.

* * *

Bakın günlerdir anayasada vatandaşlık tanımı ne olsun diye tartışıyoruz.

En makul öneri nötr bir anayasal vatandaşlık.

İçinde ne Türk geçiyor ne de Kürt: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı.

Ama bildiri yayımlayan Türk aydınlarında buna bile tahammül yok.

Olmaz diyorlar, dağa taşa, anayasaya illa Türk sözcüğü kazınacak.

Bir an için vatandaşlık tanımını bir kenara bırakalım.

Darbecilerin yaptırdığı 1982 Anayasası’nda Türk sözcüğü kaç defa geçiyor biliyor musunuz?

Bir değil, iki değil, üç değil, beş değil, on beş değil...

Yirmi beş, otuz beş, kırk beş değil.

Tam 54 kez.

Peki, neden?

Nedir bu saplantının sebebi?

Kendine güveni olan bir millet niye dağa taşa, anayasaya ha bire Türk yazsın?

Yüz küsur maddelik anayasada 54 kez Türk sözcüğü niye geçsin?

Bayrağı, dili, halkı, kurumları Türk diye tanımlayalım, kimsenin bunlarla bir sorunu yok...

İyi ama bu 54 rakamına nasıl ulaştık?

Nasıl bir ruh halidir bu?

Hiç mi sorgulamayalım kendimizi?

* * *

Bu topraklarda 1876 Kanun-i Esasi’sinden bu yana onlarca anayasa yapıldı.

Prof. Dr. Fazlı Hüsnü Erdem, “Kanun-i Esasi ile 1921 Anayasası’nın vatandaşlık tanımında etnik ve dini vurgular fazla yapılmıyor. Bunun yerine göreceli olarak daha kapsayıcı vatandaşlık tanımları yapılıyor” diyor.

1924’ten günümüze gelen süreçte ise anayasalarda vatandaşlık tanımı yapılırken Türklük vurgusu her yeni anayasa ile birlikte ‘daha yoğun bir şekilde’ yapılmış.

Yani cumhuriyeti kurarken Türklüğümüzden korkmuyoruz; dağa taşa, anayasanın olur olmadık her satırına Türk yazma ihtiyacı hissetmiyoruz ama her askeri darbe sonrası yapılan anayasada daha fazla Türklük vurgusuna ihtiyaç duyuyoruz.

Türklük vurgusunda zirve 1982 Anayasası’nınmış.

“1982 Anayasası’nda 54 kez Türk sözcüğü kullanılmaktadır. Metnin etnik vurgusu çok daha belirgindir.”

Merak ediyorum, isimleri bildiri imzalayan 300 Türk aydını arasında geçen İlber Ortaylı, Halil İnalcık gibi saygın tarihçiler askeri darbelerle giderek dozajı artan, dağa taşa, anayasaya histerik bir anlayışla kazınan Türklüğü mü savunuyorlar?

Yoksa Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ayrımı yapmaksızın hepimizin birlikte yaşamaktan gurur duyacağı ortak bir vatan ve vatandaşlık tanımını mı?

Anayasadan çıkan ne Türklük ne de Türk sözcüğü...

Kapsayıcı, kucaklayıcı mı olmak istiyoruz; yoksa dışlayıcı, ötekileştirici mi?

Esas soru bu, gerisi laf salatası...