Bu da kaçırılan gazetecinin anlattığı

Aygün'den bir hafta önce Şemdinli'de yine PKK tarafından kaçırılan Türkiye Gazetesi muhabiri Adem Demir'in İpek İzci'ye anlattıklarına kulak verelim.
Bu da kaçırılan gazetecinin anlattığı

Adem Demir

PKK tarafından kaçırıldığı halde ‘savaş çığırtkanlığı’ yapmak yerine dağdan barış mesajı getirdiği için Hüseyin Aygün’e saldıranlar, aslında barışa, barış umuduna saldırıyorlar.
Kendisini kaçıranlardan ‘terörist’ yerine ‘genç arkadaşlar’ diye bahsettiği için CHP’li Hüseyin Aygün’e kızanlar, aslında kendi ezberlerinin bozulmasına kızıyorlar.
Madem öyle, gelin ezber bozmaya devam edelim.
PKK tarafından kaçırılan ve ölümün eşiğinden dönen bir başka sese kulak verelim.
Aşağıda okuyacağınız söyleşi Aygün’ün kaçırılmasından hemen önce Radikal’de yayımlandı.
Ezber bozmak açısından en az Aygün’ün söyledikleri kadar çarpıcıydı.
Ama maalesef bu çarpıcı söyleşi Aygün’ün kaçırılmasının gölgesinde kaldı.
Ne de olsa biri gazeteci, diğeri milletvekili!
Madem Aygün’ün ezber bozan çıkışını tartışıyoruz, gelin Aygün’den bir hafta önce Şemdinli’de yine PKK tarafından kaçırılan Türkiye Gazetesi muhabiri Adem Demir’in İpek İzci’ye anlattıklarına kulak verelim. Çünkü milliyetçi-muhafazakâr çizgisiyle öne çıkan Türkiye Gazetesi’nin muhabiri Adem Demir de Aygün gibi “Terörist, cani bunlar demek işin kolayı” diyor.
Hem PKK’yı hem de devletçi-milliyetçi ezberleri sorguluyor.
İkisi de kaçırıldı, ikisi de benzer şeyler anlatıyor, neden acaba? 

***

Memnun musunuz gazeteci olduğunuz için?
Değilim. O kadar çok şey gördüm ki iğrendim. Hayata artık mutlu gözle bakamıyorum (Gözleri doluyor, kaydı kapattırıyor, bir süre sessiz kaldıktan sonra devam ediyoruz). Hayatımda hiç doğum günü kutlamadım. Kürtlerde doğum günü yoktur, gerçek doğum tarihimi annem de bilmez, babam da. Bundan sonra benim doğum günüm 04.08.2012’dir. 
Yani PKK’nın elinden kurtulduğunuz gün...
Evet. Dağılmış cesetler, parçalanmış beyinler gördüm. Daha önce de tehlike atlattım ama şahdamarıma en yakın olanı buydu. Şemdinli’ye gidiyorduk gelişmeleri takip etmek için. Hakkâri’ye 55 km. kala iki militan bizi durdurdu. Sel sularının Zap’a dahil olduğu Kurudere mevkiinde bir menfezin içine soktular bizi. Ama ben gidip konuşuyordum bırakmaları için. 
Kürtçe konuşuyordunuz değil mi?
Evet, ama onlar Türkçe biliyordu. Telsiz konuşmaları geliyordu sürekli. Meğerse çatışmanın tam ortasına düşmüşüz. 23.15’te bizi tuttular, 23.30’da çatışma sesleri geliyordu. O anda Geçitli Karakolu’nu basmışlar. Sonrasında destek geldi karakol için. Bizim bulunduğumuz noktada mayın döşenmişti. Zırhlı araç tam geldiği zaman mayını patlattılar, biz o mayın patladığı an mahzendeydik. Asfalt havaya kalktı, indi. Korkunç bir basınç oluyordu menfezde, arkadaşım Osman Sağırlı “Kulaklarım patladı, kan geliyor” dedi. Sürekli kurşun, roket sesleri geliyordu. Her patlamada basınç aşağıda daha farklı hissediliyordu. Sonra işleri bitti, bizi arabaya bindirdiler. 1 km ileride bir köy vardı, orada durdurdular. Yaralı taşıtmak istediler, ben itiraz ettim. Aramızda tartışma çıktı. Genç bir militan şarjör değiştirdi. 
Sizi öldürmek için mi?
Evet, arkadaşım da “Boş ver, onların dediğini yap, tartışma” dedi. Ben de ses tonumu alçaltarak konuştum onlarla. Sonra telsizden bazı bilgiler geldi, yanı başımızdaki bazı evlerin arasından kaçıp gittiler. Fakat biliyor musun, biz eğer onlardan kurtulup o hızla sürseydik, asıl dehşetin yaşandığı karakol çatışmasının üstüne düşecektik. Yani ya militanların ya askerlerin kurşunlarıyla her halükârda ölmüş olacaktık. 
Yanınızda silah var mıydı?
Eğer silahımız olsaydı, kafadan ölmüştük. 
Kurtulduktan sonra ilk ne yaptınız?
Gördüğüm dağılmış her çocuğun alnını öpe öpe saatlerce ağladım.
Kürt olmasaydınız ne olurdu sizce?
Bence yine aynı şey olurdu. Orada mesele Türk veya Kürt olmak değil. 
Nedir mesele?
Ben Kürt olduğum için yaşıyor değilim. Yanımdaki arkadaşım Osman Sağırlı Türk’tü, onu öldürebilirlerdi. O anda biz onların sigortasıydık çünkü işleri bittikten sonra bizim aracımızla kaçtılar. Yalnız “Yukarıdan yapılacak ateş sonucu ölebiliriz” diyorduk. “Türk askeri sivil araca ateş açmaz” diyerek bizi teskin ettiler. 
Açmaz mı gerçekten?
Biz sivil bir araçtık, başımızın etrafında helikopterler dönüp duruyordu ama ateş etmediler. Aracımıza bir tek mermi bile isabet etmedi.
Sizi alıkoyanlar kaç yaşlarındaydı?
19-25 arası değişiyordu yaşları. Gençtiler, çocuk dediğim için kızıyorlardı ama çocuktular. 
Geçitli Karakolu’ndaki saldırıdan sonra ölü ele geçirilen üç PKK’lı kızın otopsisinde, yaşlarının en fazla 16 olabileceği saptanmıştı. 
İnsanlar niye hayret ediyor ki? PKK’nın en büyük insan kaynağı çocuklardı zaten. 12-13-14-15 yaşlarında çocuklar... Mustafa Karasu, taş atan çocuklara ‘Kürt generali’ diye yazdı. Böyle bir zihniyet için yaş fark etmez ki. Çocuk öyle bir ortamda büyüyor ki onun için doğal olan şey dağa çıkmak. Çocuğun modeli, örnek gördüğü kişi gerilla! Onun gibi giyiniyor ya da davranıyor... Adamlar bir felsefe oluşturdular. O da kemikleşti artık, tabana yayıldı. Bundan dolayı örgüte kızılmaz, devlete kızılır. “Terörist, cani bunlar” deyip onlara kızmak en kolayı ve bunlarla ancak kendinizi kandırırsınız. Devlet de aydın olan da zoru seçmelidir. 
Nedir zor olan?
Güçlüyü sorgulamaktır. Güçlü devlettir! Niye gidiyor kardeşim 13-14 yaşındaki çocuk? Kandırılıyor öyle mi? Kandırtma! Senin vatandaşın o! Öyle bir hayat sun ki kanmasın kimse. Devlet baba, 13 yaşındaki çocuğuna sahip çıkmıyorsa kendisini sorgulayacak! 
Çatışmalardan sonra hep ölü sayısı yarıştırılıyor: “Şu kadar asker şehit oldu ama biz de şu kadar PKK’lı öldürdük” diye cümleler kuruluyor.
Her iki tarafta kelle hesabı yapılıyor. Çok militan ölürse, “Oh tamam” diyorlar. Gediktepe’de 24 kişi öldüğünde “Misliyle cevap verilecek” dediler, Kazan’da 38 kişiyi öldürdüler. Ne oluyor o zaman? Toplum rahatlıyor. 
Bir toplum ölümle nasıl rahatlayabilir?
İşte Türkiye toplumu o hale gelmiş vaziyette. Cenazelere alışmış. Alışmamış olsaydı tek bir cenaze geldiğinde insanlar sokaklara dökülürdü. İsyan edilmiyor çünkü sıradanlaştı artık. Mesela karakolların çoğu feci durumda! O karakolların hepsini mükemmel yapsanız güvenlik boyutunu ön plana çıkartarak bu sorunu çözemezsiniz. Tek tek sinekleri öldürmek yerine bataklığı kurutmanın derdine düşmeli bu devlet. Bataklığı da o insanların dağı bir kurtuluş olarak görmesini engelleyerek kurutacaksınız. Dağ, bir kurtuluş değil ölümdür! Mesela Kuzey Irak’ta bir devlet kurulmuş, Kürtçe serbest, üniversitelerde Kürtçe eğitim yapılıyor. Suriye’de bir otonom bölge oluşturulmaya çalışılıyor, oradaki Kürtler geleceğin hesaplarını yapıyor. Bizim kendi Kürtlerimize reva gördüğümüz, haftada iki saat seçmeli ders. Kürt, öfkeli. Öfkeli çünkü bir yakını ya cezaevinde, ya dağ başında ya da toprak altında. Bu iktidar bunu anladığı için Oslo Görüşmeleri’ni yaptı. Onu da baltaladılar ama... 
Sizce çözüm nasıl gelir?
Doğuyla batının hassasiyetleri çok farklı. Doğudakinin sevinç gördüğünü, batıdaki şov olarak görüyor. Bazen de tam tersi oluyor. Bu kirli savaşta, akan kanın durmasını istiyorsak bir Kürt genci öldüğünde Türk ağlayabilmeli; bir asker, bir polis öldüğünde ise Kürt ağlayabilmeli. Eğer birbirimizin cenazesi için ağlayabilirsek çözüm kendiliğinden gelir.