Camilerin sahibi kim?

Camilerin kamu malı sayılması cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmediği bir ortamda çok ciddi siyasi ve hu-kuki tartışmalara yol açacaktı.
Camilerin sahibi kim?

Laf olsun diye sormuyorum, konu ciddi.

Bir hırsız Sakarya’da Şeker Camii’nin camını kırarak içeri girmiş...

İmam odası olarak kullanılan bölmeden para çalmış.

Olay yeri inceleme hemen devreye girmiş, parmak izleri alınmış ve hırsızın daha önce de benzer olaylara karışan Aziz A. olduğu tespit edilmiş.

Davaya bakan mahkeme, sanığı ‘kamu hizmetine tahsis edilmiş caminin camlarını kırarak hırsızlık yaptığı’ gerekçesiyle cezalandırmış.
Aziz A.’ya ‘kamu malına zarar vermekten’ 1 yıl hapis cezası vermiş.

Benzer bir olay Erzincan’da yaşanmış.

Bu kez hırsız, caminin altında bulunan işyerini soymuş.

Gerçi işyerinin üzerinde bulunan Terzibaba Camii’ne de girmiş ama oradan bir şey çalmamış.

Erzincan 1. Asliye Ceza Mahkemesi aynı şekilde sanığı ‘kamu malına zarar verme’ suçundan cezalandırmış.

Yani caminin altındaki özel işyeri de ‘kamu malı’ kapsamına girmiş.

Fakat Yargıtay her iki yerel mahkemenin kararını da bozmuş.

Çünkü Yargıtay’a göre sanıkların ‘kamu malına zarar verme’ suçundan değil ‘ibadethanelere zarar verme suçundan’ yargılanması gerekiyor.

Çünkü Yargıtay’a göre camiler ‘kamu malı’ değil ‘ibadethane’.

* * *

Ne fark eder demeyin, çok şey fark ediyor.

Önceki gün konuyla ilgili çok önemli bir habere imza atan Mesut Hasan Benli’ye göre aksi yönde bir karar, yani camilerin kamu malı sayılması cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmediği bir ortamda çok ciddi siyasi ve hukuki tartışmalara yol açacaktı.

Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmemesi başlı başına büyük bir ayıp fakat bence Yargıtay’ın “Camiler kamu malı değil” kararı cemevlerini de aşan bir öneme sahip.

Genel inanış ne?

“Camiler Allah’ın evi.”

Gerçekten öyle mi?

Kuran’da Allah Kâbe için ‘beytim’ diyor, bu yüzden de Kâbe ‘beytullah (Allah’ın evi)’ olarak kabul ediliyor.

Gerçi mutasavvıflar bunun kâinattaki sisteme atıf yapan bir metafor olduğunu, mekândan ve zamandan münezzeh bir yaratıcının evi olamayacağını söylüyorlar ama...

Halk arasında Kâbe’den hareketle tüm camiler ‘Allah’ın evi’ olarak kabul görüyor.

Benzer bir durum kilise ve sinagoglar için de geçerli.

Yani anlayacağınız inananlar için her türlü ibadethane ‘Allah’ın evi’!

Bu, meselenin inanç kısmı...

* * *

Peki ya hukuken camiler kimin malı?

Mülkiyeti Allah’a mı ait?

İnanç açısından bakarsanız elbette yerde ve gökte ne varsa her şeyin sahibi ‘O’.

Ama hukuk açısından camilerin mülkiyeti ciddi bir tartışma konusu.

Diyanet kayıtlarına göre Türkiye’de 80 bin cami var.

Bunların 35 bini köylerde, 55 bini il ve ilçelerdeymiş.

80 bin caminin tamamının yönetimi Diyanet’e bağlı fakat mülkiyet camiden camiye değişiyor.

Kimi Hazine’ye ait, kimi belediye, vakıf ya da derneğe...

Çünkü camileri devlet değil vatandaş kendi cebinden çıkan paralarla gönüllü yapıyor.

İhtiyaçları da yine vakıf ve dernek yoluyla vatandaşlar karşılıyor.

Camilerin bir geliri varsa direkt camiye gidiyor.

Gerçi en son yapılan yasal bir düzenlemeyle camilerin tüm gelirleri Maliye’ye, dolayısıyla Diyanet’e bağlandı ama mülkiyet hâlâ tek elde toplanabilmiş değil.

Yani hukuken camilerin tek bir sahibi yok.

* * *

İyi ki de yok...

Çünkü ‘devletçi-tekçi-merkeziyetçi anlayış’ dinin çoğulcu yapısına ve ruhuna aykırı...

Türkiye’de yıllarca devlet her konuda olduğu gibi dini de kendi kontrolünde tutmaya çalıştı. Diyanet bir hizmet kurumu olmaktan çok, devletin makbul gördüğü dini anlayışı yayma ve tüm farklılıkları bastırma, özetle dini kontrol etme aygıtı olarak görüldü.

Hâlâ da öyle görülüyor.

Bu yüzden devlet (Diyanet) sadece camilerin yönetimi değil, aslına bakarsanız mülkiyetini de kontrol etmek istiyor.

Ama Yargıtay “Camiler kamu malı değil ibadethanedir” diyerek bu devletçi-tekçi anlayışa set çekti.

“Camiler devletin malı değil onları yapan ve yaşatanlarındır” dedi.

Keşke Yargıtay benzer bir cesur kararı cemevleri için de verebilse.

İsteyen istediği yerde, istediği şekilde, özgürce ibadet edebilse...

Çünkü...

“Ne kadar çok yürek varsa Allah için çarpan, o kadar çok yol vardır O’na giden...”