Hasar tespit raporu: Yorgun, yaralı ve umutlu

Gezi Parkı protestoları ve sonrasında yaşananlara dair ruh halimi anlatmak için neden bu üç kelimeyi seçtim?

Sabah bir arkadaşım mesaj atmış: “Yazılar, gazete çok iyi de sen nasılsın?”

Hiç düşünmeden cevap verdim:

“Yorgun, yaralı ve umutlu.”

Sonra düşündüm…

Gezi Parkı protestoları ve sonrasında yaşananlara dair ruh halimi anlatmak için neden bu üç kelimeyi seçtim?

Her zaman yaptığım gibi ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diyebilirdim…

Ya da ‘iç güveysinden hallice’ diyerek kendimle kafa bulabilirdim.

Ama hayır tek kelimeye sığmıyor ruh halim…

En başta yorgunum hem de hiç olmadığı kadar…

Hem ruhen hem de fiziksel.

Tüm Türkiye gibi…

Bir o kadar da yaralı…

Biber gazı yemedim ama üç haftadır defalarca ağladım.

Buraya kadar tamam biliyorum ki birçok insan bu halde…

Peki ya umut?

İşte onu uzun uzun anlatmam gerek…

Ama öncelikle üç hafta önce Gezi Parkı’nda başlayan protestoların yarattığı hayal ve hayal kırıklıklarının ‘hasar tespit raporunu’ çıkarmam gerek.

Sadece ben değil, iktidar, muhalefet, medya, iş dünyası…

Biliyorum hâlâ biber gazının yarattığı gözyaşı ve sis dalgası dağılmış değil.

Ama tam da bu sebeple Necati Şaşmaz’ın dediği gibi olan biteni daha iyi anlamamızı sağlayacak sosyologlara ihtiyaç var.
‘Fosforlu kedi gözlerine sahip sosyologlar!’

Kurtlar Vadisi’nin Polat Alemdar’ı için ‘fosforlu kedi gözlerine’ sahip sosyolog kim bilemem ama bana göre, Nilüfer Göle Türkiye’nin yetiştirdiği en parlak sosyologlardan.

Uzun yıllardır Paris’te.

Dün T24 sitesinde ‘AKP’nin dinle imtihanı’ başlığıyla çok önemli bir yazısı yayımlandı.

Bence ilk hasar tespit raporunu o çıkarmış. Özellikle de iktidar için…

Bu yüzden ilk onun gözünden olan biteni okuyalım…

Gezi Parkı’nda yaşananlar Türkiye demokrasisi için büyük bir fırsattı.

İlk bölümü heba ettik.

Ama ‘Gezi Ruhu’ hâlâ hayatta.

Bu yüzden galiba hepimiz yorgun, yaralı ve umutluyuz.

Gezi bir fırsattı...

 

Toplum olarak yeni bir eşikteyiz. Gezi bir fırsattı, hepimiz için, gönüllerin alınması, öfkelerin dinmesi, mizahın çoğaltılması, daha çoğulcu, daha yaratıcı bir Türkiye için. Gezi’nin yerle bir edilmesi, genç, kadın, çocuk, doktor, avukat tanımadan uygulanan şiddet, otel lobilerine kadar süren kovalamaca, tutuklamalar, iktidarın inkâr sarmalına girdiğini gösteriyor. Türkiye demokrasisi kötü bir görüntü veriyor. Bu görüntüyü iktidarın kendisi veriyor. Sağır ve zalim bir iktidar görüntüsü kalabalıkla, sandıkla, seçimle silinemez. İktidar partisi, devletin tüm güçlerini arkasına almış ama iktidarda değilmiş gibi davranıyor. Film geriye sarıldı. Ergenekon Davası, Cumhuriyet Mitingleri, 28 Şubat, 27 Mayıs, Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar gidiyoruz, geri adımlarla gidiyoruz.

FİLM GERİ SARILIYOR

Müslümanlar ve Cumhuriyet arasında onarıldığı düşünülen yara yeniden kaşınıyor. Hem de cumhuriyet sınıflarının yaralandığı, kırılganlaştığı, mağdur olduğu bir ortamda. Müslümanlara mazlum kimliği biçiliyor. Ötekilere terörist muamelesi reva görülüyor. Birbirine yabancı iki Türkiye’nin en yakınlaştığı, aradaki duvarların kalktığı, seküler ve dini sınırların törpülendiği bir dönemde laiklik ve İslamcılık karşıtlığı yeniden gündeme oturtuluyor. Birbirine karşı kuşku, derin güvensizlik bizi hızla bölünme, çatışma ortamına sürüklüyor. Eski Türkiye’nin refleksleri bumerang gibi gelip yüzümüze çarpıyor. Tüm bu olanlar adalet duygusunu zedeliyor, gerçeklik algısını bozuyor.

DOĞRU DEĞİL; ADİL DEĞİL

Cumhuriyet aydınları, laik kesimler, solcular, muhafazakârlar arasından çok kişi, düşünür, ‘biz-öteki’ ayrımlarının aşılmasına katkıda bulundular. AKP iktidara gelmeden çok öncesine giden demokrasi sınavı verdiler. Otoriter laikliğin, Kemalizmin eleştirileri, milliyetçiliğin, baskıcı devletin çözümlemeleri, demokrat düşünce tarihinin mirası zengindir. İdris Küçükömer’den Cemil Meriç’e kadar uzanan miras bugünün Türkiyesi’ni şekillendirmiştir. Gezi hareketi etrafında oluşan protestolar bu geleneğin ve demokrasi anlayışının derinleştirilmesini ifade etmektedir, derin devleti değil. Bugünkü İslamileşen siyasi söylem filmi geriye sarıyor. Doğru değil, adil değil. İslamcılık bugün dönüştü, kendi seçkinlerini yarattı. Müslüman aydınlar, İslami burjuvazi, örtülü gazeteciler, solcu Müslümanlar, İslamcılığın yeni yüzlerini, sınıflarını, seçkinlerini oluşturdular. İçki, kadın, faiz, Alevilik üzerinden, mutaassıp Sünni çoğunluk anlayışı ve İslami hayat tarzı dayatılmak isteniyor. Ahlaki temalar, ‘muhafazakâr demokratlık’ değil, geçmişin dar, tutucu, ‘yobaz’ kategorisini, yani dayatmacı ahlak anlayışını çağrıştırıyor. Kendi yarattığı yeni Müslüman sınıfların yeni hayat tarzlarını hiçe sayıyor.

Gezi hareketi etrafında oluşan protestolar çoğulcu hayat tarzlarına saygıyı talep etti. Müslüman kalemlerden destek geldi. Aralarında birçok tanınmış Müslüman aydının olduğu ‘Ey Müslümanlar’ diye seslenen metin, her bir başlığı manifesto niteliğinde önem taşıyor. “Yoksulların ağaçlarını korumaya çalışanlar kibrin en sert yüzüyle karşılaştı. Yeniden dindar-laik çatışmasının yükseltilmesini kınıyoruz. Her şeyin zenginlik ve güçle değerlendirilmesi Müslüman ahlakını yansıtmaz, bir zaman mazlum olmak zalimin yanında yer almamızı gerektirmiyor...” diye yazarak yeni eşikteki yatay karşılaşmalara, etik dayanışmalara öncü oldular. Ve de en önemlisi “eğer ibadetimize, başörtümüze, mabedimize dokunulacağından korktuğumuz için, adalet ölçüsünden ayrılan yöneticileri her şartta haklı görmeye meylediyorsak bilmeliyiz ki, bir devlet ya da parti dinimizi koruyamaz” diyerek kendi iman ve adalet duygularına dayanmaları gerektiğini hatırlattılar. Laikçi İslamcı karşıtlığını kullanmak filmi geri sarıyor. Meydan demokrasisi yerine sokak demokrasisi, vatandaş yerine seçmen, muhafazakârlık yerine yobazlığa prim veriyor. İşte geldiğimiz yeni eşikte AKP dinle, Müslümanlık anlayışıyla sınanıyor. Öncelikle, İslam’ın siyasallaşmasına karşı duran, dinin bölücülüğe alet olmasını istemeyen müminler, aydınlar tarafından.