Kemalistlerin hukukunu kim koruyacak?

Ali Ulusoy, dün dindarların bugün de Kemalistlerin hakkını koruyamadığı için yargıyı eleştiriyor.

Önceki gün Antalya’da çok önemli bir panel vardı.

Yeni anayasayı tartışmak için dört hukukçu bir araya geldi.

Ama biri, (Prof. Ali Ulusoy) öylesine şeyler söyledi ki adeta Türkiye’de dünden bugüne uygulanan hukuk sisteminin adını koydu.
Aynen aktarıyorum:

“28 Şubat sürecinde yargıçlar bana göre dindarların haklarını koruyamadı. Namaz kıldı diye cezaya tabi tutulan, eşi başörtülü diye birtakım dezavantajlar yaşayan kamu görevlilerinin haklarını koruyamadı. Korusa en fazla o yargıcı HSYK dezavantajlı bölgeye atardı. Olmadı, yargı çok kötü bir sınav verdi. Ama bu, sadece o zamana özgü değil. Şu anda da tam tersi bir yargı görüyorum. 28 Şubat zamanında yargı için laiklerin haklarını korumak çok kolaydı. Zor olan dindarın hakkını korumaktı. Şimdiki siyasi konjonktürde dindarın hakkını korumak çok kolay. Ama şimdi de Kemalistlerin haklarını korumak kolay değil.”

* * *

Ulusoy sıradan bir hukukçu değil; Yaşar Üniversitesi’nde rektör yardımcısı fakat daha önemlisi Danıştay üyesi, atayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.

“Körü körüne hükümet karşıtlığı da hükümet taraftarlığı da yapmam” diyebilen bir hukukçu.

Bu yüzden hem dindarlara yapılan haksızlıkları eleştiriyor hem de bugün yargı yoluyla aynı haksızlığın Kemalistlere yapıldığını söylüyor.
Dün dindarların bugün de Kemalistlerin hakkını koruyamadığı için yargıyı eleştiriyor.

O adını böyle koymamış ama aslında Türkiye’de bir çeşit “Men dakka dukka hukuku” olduğunu ilan ediyor.

‘Eden bulur… Dün bana bugün sana!’

İyi de bu siyasi iklimde Kemalistlerin hakkını kim koruyacak?

Yargı ne zaman hem siyasi iktidarlardan bağımsız hem de tarafsız davranacak?

Sakın “Böyle saçma soru olur mu, yargı karşısında herkes eşit” klişesine sığınmayın, uygulamada böyle olmadığını yıllardır biliyoruz.

Bu yüzden Ulusoy benzer bir eleştiriyi anayasa değişikliği sırasında da yapmış:

“Yargının size karşı önyargılı olduğunu düşünebilirsiniz. Ben de yargının AKP’ye karşı önyargılı davrandığını, bazı davalarda hukukilik kaygısıyla değil, ‘hükümete gol atma’ niyetiyle hareket edebildiğini düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi’nin ‘367’ kararı, Danıştay 8. Dairesi’nin ‘katsayı’ kararları bence buna örnek. Ama el insaf! Bu sorunu düzeltmenin yolu yargıyı kendi kontrolünüze almak mıdır? ‘Yargı bize önyargılı, o halde yargının direksiyonuna bizden adamları getirelim’ çözümü adil midir?”

* * *

Olmadığı ortada.

Bu yüzden “Türkiye’de ‘men dakka dukka hukuku’ var” diyorum.

Ulusoy, “Yargıçlar siyasi iklimden, siyasi iktidarlardan etkilenmemeli” diyor.

Men dakka dukka hukukuna karşı yargının bireylerin hak ve hukukunu gözetmesini öneriyor.

Açıkçası Danıştay üyesi sıfatıyla Ulusoy’un “28 Şubat’ta dindarları bugün de Kemalistleri korumak kolay değil” tespitini ‘men dakka dukka’ deyimini zamanında çok sık kullanan Halife Harun Reşit’e yapılan son uyarı gibi görüyorum.

Neden mi?

Gelin o meşhur hikâyeyi hatırlayalım…

Men dakka dukka hukuku

Harun Reşit’in bir bahçesi varmış.

O bahçesinde de çok sevdiği bir gül fidanı.

Bir gün bahçıvanına şöyle demiş: “Bu fidana gözün gibi bak! Güzel bir gül tomurcuklanıp da açıldığında bana haber ver.”

Bahçıvan geceleri bile gider, kontrol edermiş fidanı. Bakışlarından bile sakınır, üzerine titrermiş. Tomurcuklar çıkmaya başlamış.

Bahçıvanın kalbi pır pır atmaya başlamış, içi içine sığmaz olmuş. “Hemen gidip halifeye haber vermeliyim” diye düşünürken bir kuş o gülün üzerine konup gagalamaya başlamış. Bahçıvan yerinden ok gibi fırlamış.

Ama nafile!

Mahvolmuş o nadide çiçek. Nasıl haber versin halifeye? Nasıl izah etsin…

N’apsın varmış Harun Reşit’in huzuruna, anlatmış durumu gözyaşları içinde!

Halife büyük bir olgunluk içinde dinlemiş ve tek bir cümle sarf etmiş: “Men dakka dukka!”

Ayrılmış huzurdan bahçıvan.

Aradan zaman geçmiş.

Bir gün görmüş ki, o kuş bir yılanın ağzında can vermiş aynı bahçenin içinde.

“Allahım sen ne büyüksün” demiş ve soluğu halifenin yanında almış.

Durumu anlatmış.

Halifenin dudaklarında yine aynı cümle:

“Men dakka dukka!”

Aradan bir süre daha geçmiş.

Bahçıvan bahçede yürürken o yılan ayağına dolanmaz mı?

Kendisini sokacağından korkan bahçıvan, elinde kürekle yılanın kafasını bedeninden ayırıvermiş.

Ve hemen halifenin yanına koşmuş.

Anlatmış durumu ve yine aynı cevabı almış:

“Men dakka dukka!”

“Eyvah” demiş bahçıvan! “Edip de bulma sırası bana geldi!”

Gerçekten de öyle olmuş.

Bir zaman sonra, bahçıvan hiç istemeden kendisinden beklenmeyecek kötü bir iş yapmış.

Halife de onu cezalandırmış.

Bahçıvan “Tek bir isteğim var” demiş; “Halifeyle acilen görüşmek!”

Çıkmış halifenin huzuruna.

“Sana haksız bir ceza verildiğini mi düşünüyorsun?” demiş halife…

“Hayır” demiş bahçıvan.

“Benim derdim o değil.

Ancak bana bunu reva gördüğünüz için ettiğini bulma sırası size de gelecek. Onu hatırlatayım dedim…

Men dakka dukka...”