MGK'da tartışılan o kritik cümle

Devlette paradigma değişikliği: 'Kürtler Türkiye'yi bölmeyecek, Türkiye Kürtlerle büyüyecek.'

Galiba durumum biraz Abidin Dino gibi...

Hani Paris’te bir otel odasında sormuş ya Nâzım “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye...

Sormakla kalmamış, karısı Vera’ya ithafen yazdığı ‘Saman Sarısı’ adlı şiirinde mısralara da dökmüş bu diyaloğu...

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?/İşin kolayına kaçmadan ama/Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil/Ne de ak örtüde elmaların /Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini/Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”

Peki, Abidin Dino ne yapmış?

Eline fırçasını alıp tuvalin karşısına mı geçmiş? Ne münasebet!

Nâzım’a ve şiirine hayran usta bir ressam olmasına rağmen ne çocukça kendini ispata girişmiş ne de bu soru cümlesinin arkasındaki esas meseleyi ıskalamış...

O da oturup Nâzım gibi kâğıt ve kaleme sarılmış.

Gurbet hasretiyle yanan bir ressam olarak sürgün şairine ‘Mutluluğun Resmi’ başlıklı bir şiirle karşılık vermiş:

“Kokusu buram buram tüten/ Limanda simit satan çocuklar Martıların telaşı bambaşka/İşçiler gözler yolunu/İnebilseydin o vapurdan/Ayağında Varna’nın tozu/Yüreğinde ince bir sızı/Mavi gözlerinde yanıp tutuşan/hasretle kucaklayabilseydim/seninle, bir daha/Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi/Bağrımıza bassaydık seni Nâzım/Yapardım mutluluğun resmini/Başında delikanlı şapkan/kolların sıvalı, kavgaya hazır/Bahriyeli adımlarla düşüp yola/Gidebilseydik Meserret Kahvesi’ne/İlk karşılaştığımız yere/Ve bir acı kahvemi içseydin/Anlatsaydık/o günlerden, geçmişten, gelecekten/Ne günler biterdi/Ne geceler.../Dinerdi tüm acılar seninle/Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan/Ve dolaşsaydık Türkiye’yi / bir baştan bir başa/Yattığımız yerler müze olmuş/Sürgün şehirler cennet/İşte o zaman Nâzım/Yapardım mutluluğun resmini/Buna da ne tuval yeterdi; ne boya...”

Şu sıralar en sık karşılaştığım soru şu: “Ha bire İmralı Mutabakatı diye yazıp duruyorsun, sen bu defa çözüm olacağına inanıyor musun, mutlu bir son görüyor musun?” “Hayır, inanmıyorum!” demek geliyor içimden ama diyemiyorum...

Dilimi ısırıyorum...

Çünkü ben bu sorunun artık ‘inanıp inanmama’ noktasını aştığını düşünüyorum. İçeride ve dışarıda öylesine yeni dinamikler var ki başka çaremiz yok.

İnansak da inanmasak da bu sorunu çözmek zorundayız.

Suriye, Irak ve İran hattında yeni bir Kürt havzası var.

Ya bu havzada Türk-Kürt demeden birlikte ortak bir mutluluğun peşinde koşacağız ya da birbirimizin gözünü oyacağız.

Bu kadar basit.

Birlikte mutluluğun resmini yapabilir miyiz bilmiyorum ama bugüne kadar bu topraklarda çok sayıda mutsuzluk şiiri yazdığımız, işkence-sürgün-terör ve şiddetle birbirimizi mutsuz ettiğimiz kesin.

Mutluluk nasıl bir tuvale sığmazsa yüz yıllık bir sorun da bir anda mutlu bir sonla bitmez, belki hemen bir çözüm de gelmez..

Ama geçenlerde çok üst düzey bir yetkiliden kelimesi kelimesine şunu duydum: “Bugüne kadar Kürtlere hep bölünme korkusuyla baktık, oysa artık Kürtlere Türkiye’nin büyümesi gözüyle bakıyoruz...”

Düşünün bu cümle yeni bir paradigma olarak MGK’da tartışılmış.

Size şimdiden mutlu bir son çizemem belki ama devlet aklının geç de olsa değişmeye başladığını söyleyebilirim.

“Kürtler Türkiye’yi bölmeyecek, Türkiye Kürtlerle büyüyecek.”

Şiir gibi...

Ne diyordu Abidin Dino:

“İşte o zaman Nâzım / Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tuval yeterdi; ne boya...”