Muhafazakârlık yumuşarken...

Toplumsal düzeyde eğitimli ve mülayim muhafazakârlık yükselirken siyasi muhafazakârlık neden sertleşiyor?

"Türkiye dindarlaşıyor/muhafazakârlaşıyor” diyenler arka arkaya yayımlanan şu iki araştırmaya dikkatle baksın.

Çünkü iki araştırmanın ortak bir biçimde bizlere söylediği şey; bırakın Türkiye’nin daha fazla dindarlaşmasını/muhafazakârlaşmasını, en azından toplumsal düzeyde tersine bir eğilim söz konusu.

Evet, araştırmalara göre Türkiye ‘dünyanın en dindar’ toplumları arasında yer alıyor.

Ve yine evet...

Türkiye’de toplum 47 Avrupa ülkesi arasında kendisini siyasi olarak ‘en sağda’ tanımlıyor.

Ama her iki araştırmada da Türkiye’de dindarlık ve muhafazakârlık AK Parti dönemine özgü bir artış göstermiyor.

* * *

Dilerseniz önce Yılmaz Esmer tarafından hazırlanan ‘Türkiye Değerler Atlası 2012’ araştırmasına bakalım. 

Esmer’in Avrupa ülkeleri ile karşılaştırmalı olarak yürüttüğü araştırmaya göre Türkiye’de muhafazakârlık 1990’dan bu yana ciddi bir artış göstermemiş.

Yani 1990’lara göre Türkiye daha fazla muhafazakârlaşmamış.

Türkiye’nin muhafazakârlık seviyesi bugün için yüzde 63 olarak tespit edilmiş.

Bu oran 1990’da yüzde 60.34.

AK Parti iktidara gelmezden hemen önce 2001’de ise yüzde 64.80’miş.

Anlayacağınız AK Parti iktidara geldikten sonra oran bırakın artmayı, hafif de olsa düşmüş.

Yalnız muhafazakârlık artmazken üniversite mezunları arasında muhafazakârların oranı 20 puanlık bir artış göstermiş.

Muhafazakârların oranı değil ‘eğitimli muhafazakârların’ oranı ciddi bir biçimde artmış.

Esmer bu artışı üniversiteye giden öğrencilerin çeşitliliğine ve yeni kurulan üniversitelerin sayısının artmasına bağlıyor.

“Üniversiteye girmek eskiden olduğu kadar elit bir mesele değil artık. Üniversitelerin yapısı bir miktar değişti. Farklı müfredatlar kullanılmaya başlandı. Değişim bunlardan kaynaklanıyor olabilir.”

Şimdi gelelim ikinci araştırmaya...

Açık Toplum Vakfı ve Boğaziçi Üniversitesi tarafından yürütülen ‘Türkiye’de Muhafazakârlık: Aile, Cinsellik, Din’ araştırmasının sonuçları Esmer’in global kapsamlı araştırmasını destekler nitelikte.

Hakan Yılmaz’ın hazırladığı araştırmaya göre hem siyasal hem de özel hayatta kendisini muhafazakâr uçlarda tanımlayanların sayısı 2006’dan 2012’ye azalırken kendisini ‘orta derecede muhafazakâr’ bulanların sayısı artmış.

Yani muhafazakârlık toplumsal düzeyde mülayimleşmiş.

Mesela 2006 yılında açık giyinen kadınlardan rahatsız olanların oranı % 52 iken 2012’de bu oran % 34.6’ya düşmüş.

Aynı şekilde küpe takan erkeklerden ve içkili mekânlardan rahatsız olanların oranı da ciddi bir düşüş yaşamış.

Ayrıca “Siyasal konularda kendimi muhafazakâr buluyorum” diyenlerin oranı yüzde 17’den yüzde 10’a; “Kadın-erkek ilişkilerinde kendimi muhafazakâr buluyorum” diyenlerin oranı yüzde 20,4’ten yüzde 11,5’e gerilemiş.

‘Muhafaza edilmesi gereken en önemli toplumsal kurum’ olarak aile her yerde olduğu gibi yüksekken (% 54) devlet bir hayli gerilemiş (% 15,5).

Evet, işkenceden eşcinselliğe bakışa hâlâ çok ciddi sorunlar var ama özgürlük talebi herkes için korunması gereken en önemli değer.

O zaman bu iki araştırmadan hareketle hepimizin kendimize sormamız gereken iki önemli soru var.

Bir, Türkiye 1990’lara göre daha fazla muhafazakârlaşmıyorsa bu yönde korku yaymanın kime ne faydası var?

İki, toplumsal düzeyde eğitimli ve mülayim muhafazakârlık yükselirken siyasi muhafazakârlık neden sertleşiyor?

Elbette siyasetin dili ile toplumsal dil arasında zaman zaman farklılıklar olur.

Ama burada uzun zamanlı iki trend var...

Ve her ikisi de bizlere toplumsal dilin siyasetin dilinin tersine işlediğini gösteriyor.