Niye bu kadar kompleksliyiz?

Ne kadar büyük-mühim-güzel olduğumuzu söyleterek aslında kendimizi ne kadar küçük gördüğümüzü göstermiş olmuyor muyuz?

Birkaç gündür İstanbul’da tam anlamıyla bir Umberto Eco fırtınası esiyor.

Eco bu yüzyılın en önemli yazarlarından.

Ama bir romancı ya da düşünürden çok gittiği ülkelerde ‘pop-star’ muamelesi görüyor.

Popüler kültürle inceden inceye dalgasını geçmesine, ortaçağ Avrupası’nın dini-felsefi entrikalarını bu yüzyılın magazin konularından daha çekici bulmasına rağmen.

Hafta sonu hem Türkiye’deki ilk yayıncısı Can hem de şimdiki yayınevi Doğan Eco onuruna bir yemek verdi.

Ben Doğan Kitap’ın Pazar akşamı Çırağan Sarayı’nda düzenlediği yemeğe katıldım.

Aslında Eco bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde Nobel ödüllü romancımız Orhan Pamuk’la bir söyleşiye katılmak için İstanbul’da.

Ama Hürriyet’in başarılı röportajcısı Cansu Çamlıbel daha Eco Türkiye’ye gelmeden Milano’ya gidip evinde çok renkli bir söyleşi gerçekleştirdi.

Sanattan siyasete, inançtan sosyal medyaya hayli kapsamlı sohbeti iki gündür keyifle okuyorum.

* * *

Eco ile Çırağan Sarayı’nda biz ne konuştuk ona geleceğim ama öncesinde Cansu’nun söyleşisinde dikkatimi çeken bir konuyu paylaşmak istiyorum.

Cansu her fırsatta zekice bir biçimde sohbeti Türkiye’ye çekmeye çalışmış.

Türkiye’nin doğu ile batı arasında bölünmüş kimliğinden AB üyeliğine, Arap Baharı’ndan kimlik krizine çok güzel sorular sormuş.

Öyle ki İtalya’da hükümet krizini aşmak için Cumhurbaşkanı tarafından atanan 10 akil adamla Türkiye’de kurulan Akil İnsan Komisyonu’nu bağlayıp ‘Nedir bu akil adamlar?’ sorusunu bile sormuş.

Eco gayet esprili tüm sorulara elinden geldiğince derinlikli cevaplar vermiş.

Fakat her defasında da birkaç kitap okuyarak ya da İstanbul’u ziyaret ederek Anadolu’nun anlaşılamayacağını kendisinin bu konularda uzmanlığının olmadığını belirtmiş.
Ama Cansu ısrarlı…

Türkiye’de dış politikasını bölge liderliği hedefi üzerine kuran bir hükümet var. Avrupa kendi derdine düşmüşken Türkiye’nin daha çok Batı’ya yöneleceğinden nasıl emin olabilirsiniz?

Bu soruya Eco’nun verdiği cevap hem biz gazetecilerin hem de tüm Türkiye’nin ruh halinin özeti.

Cansu büyük bir özgüvenle Eco’nun haklı serzenişini aynen aktarmış…

‘Farkındaysanız biraz önce ‘belirsizlik’ kelimesini kullandım. Ayrıca sizin buraya gelip kendi ülkem yerine, beni bir düşünsel önder olarak görüp sizin ülkenizle ilgili sorular soruyor olmanız da tuhaf değil mi? Ha, ayrıca bana İtalya ile ilgili soru sormamanızı da tercih ederim. (Gülüyor). Sizin sorular da ülkenizdeki bölünmüş ruh hali gibi, bölünmüş bir kişiliğiniz var sanki (Yine gülüyor). Bakın ben bu konularda yeterliliği olmayan bir yolcuyum sadece. Derdimi anlatmak için başka bir örnek vereyim. Bazı şehirlere gidersiniz, uçaktan iner inmez havaalanında ‘Şehrimiz hakkında ne düşünüyorsunuz’ diye sormaya başlarlar. Kardeşim bekle biraz şehri göreyim önce, ilk defa gelmişim. Ama Paris’te, Londra’da, Roma’da kimse size böyle bir soru sormaz. Kendilerinden o kadar emindirler ki böyle bir soruya ihtiyaç duymazlar. Ne yanıt vereceğiniz ile ilgilenmezler bile. Bir şehir eğer ‘Benimle ilgili ne düşünüyorsunuz’ diye soruyorsa bir kimlik sorunu vardır.’

Haksız mı?

Nedir bu kendimizi beğendirme, Avrupalı turiste bile onaylatma ihtiyacı?

‘İstanbul güzeeel, raki, şiş kebap!’

Niye bu kadar kompleksliyiz?

Ne kadar büyük-mühim-güzel olduğumuzu söyleterek aslında kendimizi ne kadar küçük gördüğümüzü göstermiş olmuyor muyuz?

Nedir bu birbirinden beslenen büyüklük ve aşağılık kompleksi? Evet Eco sıradan bir turist değil.

İyi bir romancı ve gerçek anlamda çok yönlü bir Rönesans Aydını.

Ama o bile her konuda konuşmaya kendisini ehil görmüyor.

Tevazudan mı? Asla.

Kendisine ve işine saygısından.

Tekrar ediyorum Cansu’nun iki günlük hayli kapsamlı söyleşisi bu eleştiriyi en son hak edecek yetkinlikte, ama o bile bu tuzağa düşmekten kurtulamıyor.

Hangimiz kurtulabiliyoruz ki…

Umberto Eco bugün Boğaziçi’nde ne anlatır bilmiyorum ama belki Orhan Pamuk dalar şu derin kimlik bunalımımıza…