Yeni teknik direktörler çağı

Ertuğrul Sağlam, Şenol Güneş ve Aykut Kocaman hep birlikte Türk sporunda ego ve özgüveni mütevazı duruşla dengeleyen teknik direktörler çağını başlattılar.

Lütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.”
Geçen yıl Şükrü Saracoğlu Stadı’nda yanlış anons yüzünden yaşadığımız ‘5 dakikalık sanal şampiyonluk travması’ndan sonra neredeyse statta maç izleyemez oldum.
Bu yüzden bırakın Sivas’a gitmeyi, arkadaşların “Evde maçı birlikte izliyoruz, hadi gel” davetini bile kabul etmedim.
Üzüleceksem de sevineceksem de evde tek başıma olsun istedim.
E, tabii Hasan Cemal faktörünü unutmuşum. Ben ondan ertesi gün sıkı bir Galatasaraylı olarak ‘Süzgünüm Leyla 1’, ‘Süzgünüm Leyla 2’, ‘Süzgünüm Leyla 3’ yazı dizisi beklerken o yememiş içmemiş tüm Fenerlileri sabahtan demoralize etmek için telefona sarılmış.

Bakar mısınız gönderdiği mesaja:
‘Denizli, Trabzon, veeee Sivasspor… Allah’ın hakkı üçtür.’
Maksadı, eski travmalarımızı hatırlatarak bize maç öncesi yeni bir travma yaşatmak.
Emindim, bu kez bir yol kazasına kurban gitmeyecektik ama tüm Fenerbahçeliler gibi ben de alttan alta tedirgindim.
O an Alain Prost’un şu sözünü hatırladım: “Aracın ne kadar hızlı olursa olsun veya sen ne kadar hızlı olursan ol, eğer dikiz aynanda hâlâ rakibini görüyorsan, geçilmeye mahkûmsundur.”
Dikiz aynasından baktım, son haftaya kadar dişe diş mücadele eden Trabzonspor dışında bir rakip göremedim.
Ne Beşiktaş ne de Galatasaray…
Kendi tedirginliğimi unutup Hasan Abi adına üzüldüm. Maç 4-3 bitince Hasan Cemal’den tek kelimelik bir mesaj aldım: Kutluyorum.
Eskiden olsa mesaj bombardımanına tutardım Hasan Cemal gibi Galatasaraylı dostları. Hiçbir şey yazmak gelmedi içimden. Şampiyonluk iyi geldi ama kendimi sokaklara atmak gelmedi içimden.
Bağdat Caddesi, Pepper Moon ve Reina’dan gelen ısrarlı kutlama davetleri yerine Alex’in karısını dudağından öpüşünü, Aykut Kocaman’ın elleri havada yakarışını, Emre’nin bir oğlan çocuğu gibi ağlayışını izledim. Hele Aziz Yıldırım’ın trübünde tek başına içtiği o şampiyonluk sigarasının fotoğrafı yok mu…
Bitirdi beni…

Bu yazı o çok zor yakılan sigara dumanının peşine de düşebilirdi.
Toz duman arasında dün Bağış Erten Radikal’de aslında neyi kutlamamız gerektiğini anlatan çok önemli bir yazı yazdı:
“Şampiyonluğa tek bir imza atılacaksa o da Aykut Kocaman’ındır. Bu ülkede ilk defa tevazu şampiyon olmuştur. İlk defa egolar, özgüvenler değil makullük kazanmıştır. Sırf bu bile kutlamaya değer.”
Kocaman konusunda Bağış’a yüzde yüz katılıyorum. Ama Aykut üzerinden tespitini eksik buluyorum.
Evet haklı ‘bu ülkede tevazu şampiyon oldu’ ama bu ne ilk ne de Kocaman’la sınırlı. İyi ki de değil…
Geçen yıl Bursa şampiyon oldu, kim imza attı o şampiyonluğa? Tıpkı Kocaman gibi tevazuuyla öne çıkan Ertuğrul Sağlam.
Bu yıl Trabzonspor ikinci de olsa muhteşem bir performans gösterdi.
Kimin sayesinde? Bir tevazu şampiyonu olan Güneş’in. “İlk defa egolar, aşırı özgüvenler değil makullük kazandı” diyor Bağış.
Ne ilk ne de tek.
Ertuğrul S ağlam, Şenol Güneş ve Aykut Kocaman hep birlikte Türk sporunda ego ve özgüveni mütevazı duruşla dengeleyen teknik direktörler çağını başlattılar…

Sürekli ona buna sataşmak yerine işine konsantre olan, ego patlamaları yerine takım oyununa inanan, genç, yetenekli, disiplinli, çalışkan ve tutkulu teknik direktörler çağı bu.
Eğer Aykut bu özelliklere sahip olmasa sezon başında performansından rahatsız olduğu Alex’i hazmedemez ve sadece bu sebeple bile şampiyonluğu kaçırabilirdi. O, olgun bir teknik direktör olarak Alex’i kazanmasını bildi, Alex de şampiyonluk kilidini açtı.
Bağış haklı; Türk sporunda bu yıl ‘tevazu şampiyon oldu.’
Darısı 12 Haziran’dan sonra Türk siyasetinin başına…

.