Ahmet Altan sonuna kadar haklıdır!

Balyoz CD'lerine itibar edilmesinde sorumluluk dönemin Taraf yayın yönetmeni ve dönemin saygın entelektüeli Ahmet Altan'dadır. Tabii ki.

Her zamanki gibi ötesinden berisinden ‘yiğitlik’ ve ‘delikanlılık’ dökülen mahir bir yazı yazmış Türkiye edebiyatının kıymetli ismi Ahmet Altan.

Demiş ki… “Bizim Baransu’yu tutukladılar, Balyoz belgeleriyle ilgili. O belgeleri ben bastım, çoluk çocukla (Baransu’yu kastediyor) uğraşmayın. Gelin hesabını bana sorun.”

Ahmet Altan son zamanlarda duyduğum en doğru şeylerden birini söylemiş.

Balyoz CD’lerine itibar edilmesinde sorumluluk dönemin Taraf yayın yönetmeni ve dönemin saygın entelektüeli Ahmet Altan’dadır. Tabii ki.

Yoksa önceki hayatında akıllara kazınan bir habercilik başarısı olmayan muhabirin (Baransu’yu kastediyorum) bir bavulla getirdiği ne idüğü belirsiz belgelerin sahih sayılması mümkün olmayacaktı.

Hepimiz… Başında Altan’ın olduğu yazıişlerinin gazeteciliğin temel gereklerini yerine getirerek belgeleri ikişer, üçer, beşer kez kontrol ettiğini düşünmüştük. Tabii ki.

Belgeler savcılığa teslim edilene, bir iddianameye dönüşüp, o iddianamenin eklerinde yer alana kadar böyle düşünmeye de devam ettik.

Ne zaman ki, bu oldu, (uzun süre belgelerde adı geçen kurumlarla savcılığın yaptığı yazışmalar adli emanate kaldırıldığı için, personellerle işverenleri arasındaki tarihsel uyumsuzluk iddianame yayınlandıktan sonra da ortaya çıkamamıştı), ön yargısız ve ön koşulsuz bir zihinle belgeleri didik didik ettik.

Ne zaman ki, didik didik ettik… Sarsıldık: Karşımızda dünya çapında bir sahtecilik vardı.

Fakat bir yalanın doğru kabul edilmesi için sadece söylenmesi yetmez. Göz kamaştırıcı bir de kalkan gerekir.

Ahmet Altan o kalkandı. 

Nasıl ki… Devletin en tepesindeki kişinin ağzından da işittiğimiz “Kabataş’ta bir türbanlı bacımıza saldırdılar” sözlerinin vebalini bugünlerde çok üstüne gidilen Elif Çakır’a yükleyemeyeceğimize göre…

Balyoz yalanını da Mehmet Baransu’ya yıkarak geçemeyiz.

Bu iş, Altan’ın çok güzel ifade ettiği gibi, ‘çoluk çocukla’ başlamadı, başlayamazdı.

Öyle de kapanmaz. Tabii ki.

**

Altan’ın “Baransu’yu bırakın bana bakın” demeye çalıştığı yazısında bir takım sorular da var.

Sayısız defa ulusal ve uluslararası bilirkişiler tarafından fabrikasyon olduğu kanıtlanan Word ve Excel belgelerini savunan…

İki damla açık bir zihnin 10 dakikalık anlatımla anlayacağı netlikte bir ‘icat edilmiş suçun’ varlığına hala inanan…

Hiç okumadığı, incelemediği aşikar olan bu CD’ler nedeniyle ne asker vesayetinin ne de var ise bir darbe teşebbüsünün bundan böyle katiyen araştırılamayacağı gerçeğini görmezden gelen…

Sorular, sorular…

Mesela… Madem o belgeler sahte, Gölcük Donanması’nın döşemesine nasıl konuldu?

O belgeleri kim ve kimler yazdıysa, o belgeleri içeren ve 2009’dan sonra kullanılmadığı yine bilirkişi raporuyla kanıtlanan harddiski ve 12 Eylül belgelerini içeren çuvalları da oraya onlar koydu. Açık ve net.

Balyoz’un ordudaki köstebekler veya güvenlik açıkları ile ilgili bir tartışma olduğunu hiç sanmıyorum. Bu, aynen, Altan’ın ifade ettiği gibi Genelkurmay’ın acıklı bir araştırması olsun. Balyoz’un sahihliğine dair en ufak bir gösterge içermediğini anlamak için ise dahi olmaya hacet yok.

Yine, bir başka sorusunda atıfta bulunduğu ses kayıtlarının da "Balyoz darbe planı" adıyla mahkemeye götürülen davanın temeli olmadığını, olsaydı üç yüzden fazla kişinin yargılanamayacağını görmek için okuma yazmadan öte bir şeye lüzum yok.

Balyoz konusunda yazdığım onlar ve de onlarca yazıya harcadığım vakitlerin hürmetine daha da fazla detaya girmeyeceğim. Okura ayıptır. Okuyabilene ayıptır. Okumayanlar da zaten umutsuz vaka, de geç.

Geçeceğim. Tabii ki.

**

Fakat son bir nokta… Yiğitlik ve delikanlılıkla ilgili.

O gün yapılan ve “Deneyimlerimize göre TSK dediğin darbe yapar, zaten Çetin Doğan kokteyllerde AKP nefretini çok dile getiriyordu” aklının ötesine geçmeyen, gazeteciliğin ar damarını çatlatan yayınlar nedeniyle insanlar hasta oldu. Aileleri hasta oldu. Çocukları okullarından atıldı, okul okul gezdi. İnsanlar başka insanlara dönüştü. İnsanlar öldü.

Kahrından öldü yahu.

Gazeteciliğin gereklerini bir kenara bırakalım.

Sırf bu nedenle, insan şöyle bir kafasını toplar. Baktığını görür. Okuduğunu anlar. Saat “çok geç”i çok geçti.

Türkiye basınına kazandırdığı ve bugün “iktidarın oda hizmetçisi olarak tanımladığı o çocuklar” için damağımıza yerleşen kekre tadı bir kenara bırakalım.

İnsan, en az onlar kadar ‘kullanışlı’ olduğu vakitler için özeleştiri yapar. “Yiğitliğe, delikanlılığa yakışanı budur”da son durak, artık indin indin.

Vakit geçti. İnmedi.

Ahmet Altan’ı çok ama çok sever, Türkiye edebiyatının kıymetli bir ismi olarak tanırdım. Bunu da ona birkaç defa saygıyla ifade etmişliğim vardır.

Ama bugün… Hele de Cumhuriyet’e yazdığı yazıyı okuyunca…

Keşke onu sadece “Türkiye edebiyatının kıymetli ismi” olarak hatırlamamızın önüne geçmeseydi...

Zekasını, kalbini ve kalemini dondurup, sadece öylece dursaydı ama hayat romanına bu sayfayı eklemeseydi...

Diyebilirim.

Özlemle… Hüzünle…