Atatürk'e saldıranlar bunu da düşünsün

Atatürk'ü anıyor diye Cem Yılmaz'a bile öfkeyle saldıran bir kitle var.

Mustafa Kemal Atatürk’ün okur yazar kitle tarafından bir muhalefet sembolü gibi körü körüne kullanılmasını hep eleştirdim.

Neyini eleştirdim?

Sterilliğini, kullanana verdiği -güvenli sulara çıpa atarak- ‘görevini yapmışlık’ hissini.

Kürtlerin, sosyalistlerin, öğrencilerin, gazetecilerin, Alevilerin, devletin izin verdiği limitlerin dışına çıkarak sözünü sakınmayanların yanında durmuyorsun…

Onlar öldüğünde, onlar yaralandığında, onlar itilip kakıldığında, onlar coplandığında, onlar gazlandığında, onlar kaybedildiğinde, onlar hapse atıldığında sesini çıkarmıyorsun da…

Bi dakika… Çıkarıyor musun? Kahvaltıda karına kocana ‘vah vah’ demenin ötesinde kendini paralıyor musun?

Paralamıyorsun.

Hah. Onu diyorum.

**

Silvan’da sokağa çıkma yasağının 8’inci gününü idrak ettik, iş yerinin bahçesine inip ‘Ne oluyor benim ülkemde’ dedin mi? Yok.

Öğrenciler YÖK’ü protesto edeyim derken yine bir temiz dövüldü, trafikte otomobilinden inip ‘Çocuklarımızı niye dövüyorsunuz, ben de sonuna kadar YÖK’ü protesto ediyorum’ diye haykırdın mı? Yok.

Ama her 10 Kasım’da saat 9’u 5 geçe ‘yapman gerekeni’ yapıyorsun.

Ben diyorum ki…

Her 10 Kasım’da iyi yapıyorsun, Atatürk’ü saygıyla ve şükranla hatırlamakla iyi yapıyorsun.

Ama hayatta bu refleksi gösterebileceğin envai çeşit fenalıkla karşılaştığında niye göstermiyorsun?

Ben diyorum ki…

Sadece saat 9’u 5 geçe ayağa fırlama, her gerektiğinde fırla.

Yöntemlerini tartışabilirsiniz ama önünde dikilen 600 yıllık müesses nizama karşı durmuş, en büyük riskleri almış bir adamı, Atatürk’ü kılavuz alıyorsan biraz daha omurga, biraz daha cesaret…

**

İşte ben bu nedenle eleştirimi hep yaptım.

Amma velakin…

Bugün itibariyle 9’u 5 geçe ayağa fırlama eğilimindeki okur yazar kimselerin üzerine boca edilen düşmanlığın, önlerine konulan seçeneklerin daha doğrusu seçeneksizlik halinin başka bir durum yarattığını da kabul etmek gerekir.

‘Biz dünyayı ve devleti sizin gibi algılamıyoruz’ diyen kitlenin varlığının ciddi problem sayıldığı günlere geldik.

Dolayısıyla 10 Kasım, Anıtkabir’e akın, 9’u 5 geçe saygı duruşu daha önce olmadığı kadar mesnetli bir ‘Ben de varım, varolacağım’ ifadesi haline dönüştü.

Atatürk’ü anıyor diye Cem Yılmaz’a bile öfkeyle saldıran bir kitle var.

Öyle ki Yılmaz, Twitter’dan şöyle seslenmek zorunda kaldı: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. En gerçek yol gösterici bilimdir diyeni seveceğim elbet! Ya ne olacaaadı! Sevgili troll kardeşim, adımı bir daha oku, derin bir nefes al sonra şakanı yap. Seni senden çok seviyorum. Başarılar.”

Elbette Atatürk kutsal filan değildir, her bakımdan tartışılır ve de eleştirilir.

Ama burada bir ifade özgürlüğünü değil, bir inadı ve ‘varlığa tahammül’ meselesini tartışıyoruz artık.

**

Varlığa tahammül demişken…

Geçtiğimiz yıllarda, bir holdingin 10 Kasım için verdiği ‘Olmasaydın olmazdık’ ilanı ‘büyük bir zeka(!)’ ile ters yüz edip ‘Olmasaydın da olurduk’ ilanı veren İslamcı bir grup vardı, hatırlayacaksınız.

Atatürk olmasaydı da biz olurduk derken çok haklılar sahiden. Olurlardı.

Ona şüphe yok.

Fakaaat…

Asıl dikkat çekilmesi gereken husus şu:

Hiç bitmeyen mağduriyetlerinin kökeni olarak Atatürk’ü gösteren, Atatürk’ten tiksinen, onu şeytanlaştıran bu kitle Atatürk’e ‘rağmen’ varolabilmiş.

Öyle değil mi?

Yani ‘olmasaydı da olurdun’, tamam, fakat ‘oldu, yine varsın.’

Hani sizin oralarda nasıl diyorlar: “Diktatör olsa, bunu yazamazdınız!”

Al işte. O mantık.

Hadi sen şimdi bunu kıymetli bir veri olarak al, bir daha ‘ad hominem bir saldırı’ yapmadan önce aklına getir.

Başarılar.