Başbakan bağırıp çağırmasa daha mı huzurlu olacağız ? Hiç sanmam

Psikiyatrist Prof. Yankı Yazgan 'Toplumların hayatında çalkantılı dönemler olur, bizim de sıramız geldi!' diyerek yorumluyor gündemi. `"Alevi, Kürt, Ermeni, taytlı ya da kahkaha atanı insan saymamayı öğreniyoruz" diyen Yazgan'ın, yolsuzluk iddialarına kulak tıkandığıyla ilgili tespitleri ise önümüzdeki seçimlerle ilgili önemli tüyolar veriyor.

NEDEN

Bayram tatili bitti, döndünüz. İşinize, tüm hızı ve gerginliği ile devam eden memleket gündemine. Sizi, memlekette olup bitenin ruh halimize nasıl yansıdığını, kalabalıkların niye bugünkü gibi davrandığını anlamaya yarayacak bir röportajla karşılamayı istedim. Türkiye’nin en kıymetli psikiyatristlerinden Prof. Yankı Yazgan’la, kutuplaşmayı, ülkeye küsüp gitmenin işe yarayıp yaramayacağını, vicdanımızın nasıl körleştiğini, yolsuzluk iddialarının bir kesime niye ‘vız gelip tırıs gittiğini’ konuştuk. Beyninizin ülkesine hoşgeldiniz yeniden.

Gündem bir psikiyatristin gözünden nasıl görünüyor merak ediyorum. AKP-Cemaat kavgası, operasyonlar, seçim…

-Psikolojiden toplum ve aydınlar ne çok şey bekliyor! Olan bitenin bir mantığı olduğunu, durumun bir açıklamasının olması gerektiğini varsayıyoruz. Belki de yok! Ama insan olarak her duruma bir açıklama bulma yeteneğimizin yüksek olduğunu unutmayın. Gündelik siyasete ya da dünyada olan bitene bakınca bunlara akıl erdirmek zor. Belki buna gerek de yok. Hayatta güzel çirkin iyi kötü bir çok şey ‘akıl işi’ değil. Ama yapıyoruz, oluyor. Yaşananları sadece psikopatoloji ile, davranış bilimiyle, beyin bilimiyle anlamaya çalıştığımız takdirde açıklamakta yetersiz kalacağız. Yaşananların sebeplerini psikolojik süreçlerle değil sosyal, politik ve ekonomik düzeyde anlamaya çalışmak daha uygun gözüküyor. Toplumların hayatında böylesi olağandışı çalkantılı ve belirsizlikle dolu dönemler var, bizim de adeta ‘sıramız’ geldi.

Yani ne diyorsunuz, siyaseti ve siyasetçileri anlamlandırmaya çalışmak beyhude mi?

-Evet. Psikolojik durumumuzu anlamaya çalışarak kendimizin ve başkalarının ruh sağlığını kısmen koruyabiliriz. Siyasetçilerin ruh sağlığını anlamaya çalışmak ise beyhude. Orada bir hastalık aramaktansa, siyasi yollardan eleştirmek ve yenmeye çalışmak daha makul. İlkesizlik, insanlara saygısızlık ya da etik davranmama gibi konuların bu noktada bir tür ‘fabrika ayarı’ sayılması gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal olayların kaynağında ‘psikolojik’ ya da ‘beyin’ ile ilgili etkenler yer alsa da, bu etkenler başrolü nadiren oynarlar.

Ama siyasetin bizim ruh halimizi etkilediğini de inkar edecek değiliz değil mi?

-Elbette. Siyasetten daha ziyade çatışma ortamı bizi etkiliyor. Sürekli bir çatışma ortamında olmak, huzur bulamamış bir ailenin çocuklarının her birisi nasıl kendi tabiatına göre etkileniyorsa, ülkedeki insanları aynı şekilde etkiliyor. Barışı imkansız hale getirerek bir üstünlük ve denge sağlamaya çalışan siyasi yaklaşımlar nasıl kendi ülkelerinde taraftar bulabiliyor?

Nasıl oluyor ?

-Kendi ülkesinde düşman gördüğü kişilerin sokak ortasında dövülerek öldürülmesine ses çıkartmayıp hatta alkış tutuyor ancak başka bir ülkedeki masumların başkalarınca düşman bellenip öldürülmesine tepki verebiliyorsa, bu da öyle oluyor. Vicdan ne oldu deniyor, vicdan durduğu yerde duruyor, bir yere gitmiyor. Sadece vicdanda bir miyopluk var, kendisine yakın olan dışındakinin başına gelen durumlarda işlemiyor. Çünkü ‘öteki’ni insan saymayan bir mekanizma propaganda araçlarıyla zihinlerimizde harekete geçiriliyor. Vicdanımızın başka türlü kabul edemeyeceği olaylara böylece rıza gösteriyoruz.

Beynimiz ‘bizden olmayanın’ acısını görmemeyi öğreniyor mu diyorsunuz?

-Öyle. Alevi, Kürt, Ermeni, dinsiz, taytlı ya da kahkaha atan kadın gibi doğal ya da tanımlanmış kimliklerin kötüleyici ve dışlayıcı sıfatlar olarak kullanılması ile yapılan ayrımcılık bu tanıma uyanların ‘insan sayılmaması’ yönünde beynimizi çalıştırıyor. Eğer onları insan olarak görmezsek bu ‘görüş’ tekrarlana tekrarlana zihnimizde yer ettiğinden ötürü, içimizde bizim gibi, aynı türden insanlar için varolan acıma, insaf, merhamet gibi duygularının ‘bunlar’ için harekete geçmesine engel oluyor. Şu anda yapılan yanlış uygulamalar içinde en zararlı ve tehlikelisinin bu tip yaklaşımlar olduğunu düşünüyorum.

Bu iktidarın işi mi bu peki ? ‘Bizden olmayana’ vicdanı kapatma mekanizması bu iktidar zamanında da daha bir işler oldu?

-Hayır, bu yaklaşımlar ne bu iktidarla başladı ne de bununla bitecek. O nedenle, her iktidar döneminde gerçekleştirilebilecek olumlu değişimler olabileceğini, toplumun dönüşümünün sadece yönetimlerin iyi ya da kötü uygulamalarıyla mümkün olmayacağını da akılda tutarak, ‘biz’ ve ‘ötekiler’ ayrımının ötesine geçmenin yollarını gündelik hayatımızda arayabiliriz. Bu cümleleri söylerken siyasi sorumluluklar ya da tek tek yönetimlerin farklı uygulamalarını yorumlamış olmuyorum. Kişisel hayatlarımız düzeyinde bir açıklama getirmeye çalışıyorum. Elbette her yaşananın psikolojik etkileri olduğu gibi tek tek bireylerin ve toplulukların ruh halinin de siyasi olaylar üzerine etkisi var. Ama ‘yapısı böyle, ne yapsın biraz asabi’ ya da ‘aslında iyi niyetli, ama ağzından çıkan lafın ayarını bilemiyor’ gibi açıklamalarla ya da bunların bilimsel ve belki de kişilere bir psikopatoloji yakıştırarak yapılması hem uygunsuz, hem de yanıltıcı. Sorumluluğu ortadan kaldırıcı bir anlam çıkartılabiliyor, ‘elinde olmayan sebeplerle’ yapılan kötülükler gibi…
Başbakan'ın bağırarak ve hiddetle konuşması vatandaşın sinir stres durumunu etkiler mi? Bir arkadaşım tansiyonunun yükseldiğini, bir arkadaşım sırf bu nedenle yazılı metinle gündemi takip edebildiğini aksi halde gününün kötü geçtiğini, iki haftadır konuşmasına maruz kalmayan bir arkadaşım da ruh halinin düzeldiğini söylüyor. Bu gerçek olabilir mi?
-Başbakan bağırıp çağırmasa daha mı huzurlu olacağız ? Hiç sanmam. Başbakan bazen kolay bir hedef oluyor, her derdimizi onun bir şey yapması ya da yapmamasıyla çözeceğimizi sanıyoruz. Arkadaşınız en azından TV, radyo dinlemeyerek, bu öfkenin ya da başka bir rahatsız edici davranışın nüfuz edemeyeceği bir dünyayı oluşturabileceğini görmüş.

Öyleyse Başbakan’ın öfkesinin topluma zararı yok mu diyorsunuz?

-Hayır tabii ki. Öfke ve korku kutuplaşmayı arttırıcı etki yaratır. Öfke düşünce sistemlerini tek kanala sıkıştıran kalıpçı bir yan taşır. Toplumda kutuplaşmayı körükleyici söylemlerde taraf olduğunuz zaman aynı söylemi kızıştırarak paylaşma tehlikesi olabiliyor. Öfke ve kızgınlık gibi duygular yaratan haksızlığa uğramışlık algısı çok yoğunken, kendi aklımızdan ziyade topluluğun akışına tabi olabiliyoruz.  Farklı yönlerdeki kişiler kendi gruplarıyla beraber sürüklenişe girdiklerinde toplumlarda büyük kıyımlar, çatışmalar oluyor. O nedenle en azından siyaset yapıcıların durumu sabırla muhakeme edebilmesi gerekir.

Türkiye'ye bir reçete yazma imkanınız olsa, hatta yeşil reçete, neler yazardınız? Anti-depresan, anksiyolitik?

-Toplum belirsizliğin arttığı, tekinsizlik hissi yaratan ve geleceğin giderek sislendiği koşullarda ‘tehlikedeyiz’ stresine kayar. O nedenle teklik, sıkıdüzen ve otorite arayışı artar. Toplumların otoriter yapıları tercih ettiği dönemler, dengenin altüst olduğu ve ne pahasına olursa olsun denge arayışının olduğu dönemlerdir. Birey düzeyinde ne yapılabilir diye düşünürsek, mizah, dostluk, yakın ilişkiler, üretici olabilmek ruh sağlığımızı koruyucu ‘yöntem’ler… Reçetem bu olabilir ancak.

Bu reçete yeterli olmayabilir. Zira bir kesimde küsüp gitme, kendini ait hissetmeme gibi hislerin daha sık ifade edildiğine şahit oluyoruz. Daha çok para kazanmak için değil de gündem stresinden kurtulmak için ülkeyi terk etme diye bir şey olur mu?

-Olur. Mutlu olma ihtiyacıyla başka bir ülkeye gidilebilir. Hoşgörüye dayalı, başkasının etek boyu ya da inancını dolaylı ya da dolaysız baskıyla belirlemeye çalışmayan ülkelerde yaşam daha uzun, insanların hayattan aldıkları doyum yüksek, dünyaya katkıları daha fazla. Söylediğiniz göç etme arzusundaki kişilerin göç etmek istedikleri ülkeler bu profilde büyük olasılıkla. Kısacık ömründe rahat ve huzur aramak, hiç olmazsa çocuklarına baskısız bir ortamda gelişme fırsatı yaratmayı istemek insanların hakkı. Geçtiğimiz binlerce yıl içindeki göçlerin sebeplerinin arasında yer tutan arayışlardan birisi. Diğer yandan ülkelerine bağlılık duygusu onları yerlerinden yurtlarından edenlerden daha az olmadığı için özellikle özgürlük kısıtlaması sebebiyle göç edenler gittikleri yerde de rahat edebilir, ama huzur bulmayabilirler. Yurtlarında geride bıraktıkları insanların, doğanın, kentlerin başına gelecekler orada da peşlerini bırakmaz, uykularını kaçırır. Üstelik kaçıp kurtulabilmiş olmanın verdiği suçluluk duygusunu da azımsamayın.

Ekonomik olarak büyüyoruz, duble yollarımız ve TOKİ binalarımız artıyor. Artık daha çok kişi ev ve araba sahibi olabiliyor. Bu aslında daha çok kişinin mutlu olmasına sebep olmalı değil mi?

-12 Eylül rejimi bile ‘olumlu’ bir çok uygulama yaptı. Örnek mi, işte taksimetreler! Kim derdi ki taksiler alacakları ücreti kendileri belirlemeyecek… Şu an sıradan gözüken bu bu uygulama o dönemde nasıl prim yapmıştı, anlatamam. Olumlu uygulamaları yapmak iktidarda olanların görevi. Anlaşmazlık bu olumlu gelişmeler ne pahasına yapıldığı hususunda çıkıyor. Güzel yollar, binalar, havaalanları, konforlu uçaklar… Kim istemez ?

Bize hemen para kazandıracak havaalanı ya da madenler için yüzlerce yıl içinde oluşmuş ormanı kesip atalım, yerine bir milyon fidan dikelim. Bu bakkal hesabı ile daha çok ağacımız olduğuna inanalım. Şimdilik. Gerçek maliyet ortaya çıktığında onu o zamankiler ödesinler. Örneğin, sağlık açısından bakınca, hastanede sıra beklememek çok önemli bir gelişme. Ama doktorların zaman ve performans kaygısı altında doğru karar verip veremediklerini, gerekli olanları ne ölçüde yapabildiklerini ölçen yok. Sonuçlar yıllar içinde anlaşılacak. Bu siyasi düşünce tarzının ne yazık ki mevcut iktidarla sınırlı olmadığını ve kalmayacağını bilmek umutsuzluk yaratıyor. Zira siyasetin ödülü oy ise, oy verirken gündelik ve kısa vadeli düşünme eğilimimizi bastırabilmek, uzun vadede yararlı olacak seçenekler için oy kullanmak sahiden çok zor. Diyet yapmak bile daha kolay.

BAŞBAKAN’IN YOLSUZLUĞUNA İNANMADILAR ÇÜNKÜ…

17 ve 25 Aralık'ta hükümetle ilgili yolsuzluk iddiaları ve bu iddiları kuvvetlendiren ses kayıtları ortaya çıktı. Lakin bu oy oranına yansımadı, daha doğrusu AKP yine birinci parti oldu. Sıklıkla tekrarlanan anektoda göre AKP'ye oy veren seçmen "Erdoğan asla yolsuzluk yapmaz. Oğlum yapar o yapmaz. Gözümle görsem inanmam" minvalinde hissedermiş. Bu bir savunma mekanizması mı, nasıl açıklanabilir sizce kulaklarına veya gözlerine dahi inanmamak?

-Bir kişiyi hayatımızdan tek bir kalemde silebiliyor muyuz? Çocuklarımızla ya da sevdiklerimizle ilgili yorumlarımızda onlara kötü bir şeyi yakıştırmakta acele ediyor muyuz? Yapmış olsa da mutlaka bir bildiği vardır, ondan yapmıştır, diye düşünmüyor muyuz ? Üstüste olaylar geldiğinde bile ‘yok canım yapmamıştır’ demez miyiz? Hele sevip benimsediğiniz birisine hiç hoş olmayan bir suçu yakıştırmak hayallerinizin bir kez daha yıkılmasına yol açtığı gibi iyi kötü sürüp giden bir düzeni bozduğunuzla kalmak da bedeli arttırır.

Başbakan’ı bu derece sevmek olabilir mi?

-Sevgi meselesi değil bu. Mevcut durum rahatımıza gidiyor, mevcut durumu değiştirmek, rahatımızı bozmak istemiyoruz.  Genelde fazla sivri, değişime zorlayıcı şeyler yine rahatımızı bozduğu için zor geliyor, kulağımızı tıkamak istiyoruz açıkçası. Birçoğumuz ‘kısacık ömrümüzde rahatımızı bozmadan nasıl yaşarız’ın derdinde. Örneğin, doğruyu bilseniz bile içinde olduğunuz arkadaş çevresiyle ters düşmek istememek bile davranışlarınızı gerçeğe göre değil içinde olduğunuz grubun ortak inancına göre ayarlamanıza yol açar. Üstelik herkesin ak dediğine kara demek kolay değil; bir beyin görüntüleme deneyinde herkesle ters düşecek duruş gösteren insanların en aktif beyin bölgesi fiziksel ağrıda da rol oynayan talamus bölgesi. Doğru bildiğini söyleme, çoğunluğa ters düşme cesaretinin bedeli acı çekmek… Bunu herkesten hele hemen beklemek biraz haksızlık değil mi?

Valla ne yalan söyleyeyim, bence değil…

-Anlıyorum. Peki bir de şöyle anlatmaya çalışayım. Fikrimizi değiştirecek bilgiye uzak duruyoruz. Güçlünün söylediğine, işimize gelene inanmak istiyoruz. Bir başka deyişle, aksi yöndeki görüşlere, görüşümüzü sarsacak bakış ve kanıtlara rağmen doğru bildiğimize ‘inanmamayı istemiyoruz’. İnanmamak maliyetli. Alışkanlıklarına bağlı bir canlı türü olan insan için mevcut durumun dışına çıkmanın ya çok gerekli, ya çok zevkli ya da çok kolay olması gerekir. ‘Allah bugünümüzü aratmasın’ olduğumuzda, bu memnuniyetimizin tadını kaçıracak bilgi ya da görüşü pek duymak istemeyiz. Hatta mevcut durumu değiştirmeseler de sarsanlara ise sinir olur, onlarla ilgili her türlü karalamayı sorgusuz sualsiz kabul ederiz. Örneğin ‘camide içki içtiler’ gibi. Peki, bütün bunları menfaatperestliğimizden mi yapmaktayız ? Bilişsel psikoloji ve davranışsal ekonomi diye bilinen alanlardaki yayınlarda çok sözü geçen ‘aykırıyı görmezlikten gelme’ (cognitive dissonance) kavramının türevleri bu davranışımızın ‘bilmeden’ olduğunu söyler.

Bu nasıl bir bahane, bilmeden ‘camide içki içtiler’ sözüne inandım diye birşey olur mu ?

-Bilmeden oldu ile istemeden oldu sıkça birbirine karışır. Farkındalığımız davranışımıza söz geçirmemize yetmemektedir, bizi başka tarafa çeken o an’ın gücü, daha doğrusu o andaki rahatlığın kendini muhafaza etme gücüdür.