Biz aynaya bakabiliyoruz, siz ne yapıyorsunuz?

Ben mesela, 28 Şubat döneminde lise ikinci sınıftaydım. Siz Türkan Saylan'ın evi teröre ve fuhuş suçlamalarıyla basılırken, Yarbay Ali Tatar intihar ederken neredeydiniz?

Bu devrin okur yazarlarının tanık olduğu olayları tarih nasıl yazacak, bir düşünün.

Son 60 yıla baktığınızda savaşları, darbeleri, televizyonsuz günlerden akıllı telefonlarla canlı yayın yapılabilen günlere gelişimizi düşünün.

Çok ‘ilginç zamanlar’…

Bu ülkeye ve son 10 yıla has başka ‘ilginçlikler’ de oldu.

Neler gördük, neler…

İmam Hatip mezunu, Gülen cemaatine yakın ve fakat sonra haham olan ve neredeyse uzaylılara dair de bilgi sahibiymiş gibi davranan uçuk bir tipin çizdiği şemalarla harekete geçen bir devlet gördük.

Tuncay Güney nam bu tipi dinledik aylarca. Ve onun sözünü ettiği bir Ergenekon örgütüne inandırıldık. İnanan inandı yani. Hatta öyle bir inanmaydı ki bu, düzinelerce insan tutuklandı.

Öyle bir delilik iklimiydi ki bu…

Türkiye ordusunun genelkurmay başkanı bu örgütün lideri sıfatıyla hapis yatırıldı.

Basılmayan kitaplar bombadan daha tehlikeli ilan edildi. Gazeteciler darbecilikle, terör örgütü üyeliğiyle suçlandı, aylarca ve hatta yıllarca Silivri Cezaevi’nde gün yüzü görmedi.

Kürt sivil siyasetinin aktif üyeleri, BDP için çalışan neredeyse tüm yerel görevliler KCK davasıyla oyun dışına itildi. Aylarca yıllarca tutuklu yargılandı.

Hangi delillerle? Yok, bu kişilerin KCK ile doğrudan bağlantısı hiçbir somut ve kayda değer belgeyle kanıtlanamadı, o çok mühim deliller ortaya çıkmadı.

Ama başka bir şey oldu: Babalarının tutuklandığına, işkence gördüğüne şahit olan, savaşın içine doğmuş Kürt gençleri konu komşusunun, kendilerinin nasıl bir siyasi kararla hapsi boylayabileceğini, sivil siyasetin engellenebileceğini gördü. Bugün şehirlerde elinde silah ‘halkımızı koruyoruz’ diye dolaşan, hendekler kazan gençlerin illegalize olmasında bunların tesiri yoktur diyen doğru demiyordur.

**

Kürt siyaseti, gazeteciler, akademisyenler bir tarafa… Yine aynı dönem…

Oluk oluk sahte dijital belgelerle işlenmiş bir darbe planıyla emekli ve muvazzaf askerler hapse atıldı.

Casuslukla, ‘amirallere’ suikast, azınlıklara ölüm planları yapmakla suçlandı.

Bir eğitim derneğinin üyeleri teröre destek vermekle ve hatta fuhuşla itham edildi.

Türkan Saylan, Yarbay Ali Tatar, Kuddusi Okkır bu itibarsızlaştırma kampanyasıyla hayata veda etti. Aklandılarını bilmeden. Küskün ve yalnız olarak.

Evet bugün aklandılar.

Tüm Ergenekon sanıkları, tüm Balyoz sanıkları beraat etti.

Geçtiğimiz cumartesi günü İsmail Saymaz’ın Radikal’de çıkan haberiyle öğrendik ki, birleştirilen Poyrazköy, Kafes, Amirallere Suikast ve ÇYDD davasında savcı 83 sanığın beraatini istedi. Hangi gerekçeyle? Tüm bu davaların sahte deliller ve ihbarlarla açıldığı gerekçesiyle.

Düşünebiliyor musunuz?

**

19 sayfalık mütalaanın önemli kısımlarını ibreti alem için paylaşıyorum:

-Poyrazköy davasında bulunan dijital verilerde sahtecilik yapıldı, mühimmatların bulunduğu noktada sanıkların görüşme sinyali saptanmadı, mühimmatlar üzerinde vücut izi elde edilmedi.

-Kafes Planı’ndaki imza tıpkıbasım çıktı.

-Amirallere Suikast’ta ihbarın sahte olduğu anlaşıldı, subaylarla fişekler arasında bağ kurulamadığı, fişek torbasından çıkan el yazması notun ise hiçbir şüphelinin el ürünü olmadığı saptandı.

-ÇYDD’de ise derneğe ait bilgisayarın hard diskinde, bilgisayar kapatıldıktan sonra içinde işlem yapıldığı ve suçlamaya konu “belgelerin” üretildiği belirlendi.

Buyrun şimdi.

Bu davanın sanıklarından Deniz Kuvvetleri’ne bağlı subaylar neyle suçlanmıştı? Darbe ortamı hazırlamak, amirallerine suikast yapmak, fuhuş için kadın temin etmek…

ÇYDD bilgisayarında bulunduğu iddia edilen belgede ne vardı? Teğmenlere kız gönderme türünden ifadeler.

Bilirkişiler bu belge için, polisin ÇYDD’ye baskın yaptıktan sonra sözkonusu bilgisayarn hard diskine yüklenmiştir demişti. Dikkate alınmış mıydı? O vakitler hayır.

Davaların açıldığı ve “Türkiye’nin bağırsaklarının temizlendiği” iddia edilen o dönemde bu sahteciliklere değinen tüm gazeteciler darbecilikle, terör propagandası yapmakla suçlanmış, ‘tutuklanma’yla tehdit edilmişti.

Örneğin benim ne darbeciliğim ne asker seviciliğim kalmıştı. Balyoz davasındaki sahte belgeleri yazmamın sebebini babamın subay olmasına bağlamışlardı. Yıllar önce kanserden ölen babam bir tıp profesörüydü halbuki. Bir pediatristti ve 12 Eylül döneminde herkes gibi o da asker mezaliminden payını almıştı.

**

Bir ‘Temiz ve Yeni Türkiye’nin tarihi davasının’ daha sonuna geldik.

Şimdi milli ordu, feci kumpas, kullanışlı aptallık vesaire… Geçiniz.

Tüm bu rezaletler olurken, bu rezaletlere dayanamayan insanlar hastalanıp ölürken, neredeydiniz?

Ağızlarda hep bir 28 Şubat lafı. 28 Şubat, 28 Şubat…

Evet berbat bir dönemdi ama neyse ki düzinelerce gazeteci işinden olmadı. Evet ciddi baskılar yaşandı, utanç verici fişlemeler yapıldı ama neyse ki yüzlerce kişi haksız yere hapis yatmadı. Ve kahrından ölmedi.

Ben mesela, 28 Şubat döneminde lise ikinci sınıftaydım. Siz Türkan Saylan’ın evi basılırken, Yarbay Ali Tatar intihar ederken neredeydiniz?

“Ulan hepiniz oradaydınız be.”

Sadece öyle boş boş bakmadınız. Yalan yangınına körük vurdunuz.

Bugün yine başka bir iklimin, bir baskı aracı olarak ‘terörist’ yaftası kullanılıyor. Sanatçılara, gazetecilere, işadamlarına, akademisyenlerine, siyasetçilerine o yafta yapıştırılıyor ki sessizlik olsun.

Bu günler de geçecek. Geçecek, geçecek.

Siz, evet siz, artık aynaya bakamayacak duruma gelenler… Yine yanlış yerde durmuş olacaksınız.

Bizlere de buna bir kez daha şahit olmak düşecek.