Davutoğlu ekibini dinler ama ikna eşiği yüksektir

Prof. Bülent Aras çok yakın çalıştığı Ahmet Davutoğlu'nun ekibinin fikirlerini dinlediğini ama 'ikna eşiğinin yüksek' olduğunu yani önüne sunulan fikirlere zor ikna olduğunu söylüyor.

NEDEN?

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde ve Sosyal Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Bülent Aras aynı zamanda uzun süredir de müstakbel başbakan Ahmet Davutoğlu’nun akademik danışmanlığını yaptı. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde çalıştı. Davutoğlu’nun ‘neo-Osmanlıcı mı Panislamist mi’ olduğu, bugüne kadarki dış politika karnesi ve ekip ruhu ile çalışıp çalışmadığı konuşuluyor bu hafta. Bu soruları sormak için en doğru isim Prof. Aras’tı. Yeni Başbakan’ın vizyonu ve son konuşmasında ortaya attığı “Türkiye’nin restorasyonu” kavramı ile ilgili bir çok önemli bilgiyi Prof. Aras’tan dinleyelim.

Marmara Üniversitesi'nden Doç. Behlül Özkan'ın 'Davutoğlu Neo-Osmanlıcı değil, Panislamisttir' sözüne ne dersiniz? Davutoğlu politikasını siz nasıl tanımlarsınız?

Davutoğlu dış politikası realist ve liberal unsurlar barındırıyor. Liberal unsurlar içinde bir medeniyet kavramsallaştırması var. Ancak bu kavramsallaştırma ait olduğu medeniyeti arka plana alarak, oradan çok daha geniş bir coğrafyaya ulaşmayı hedefleyen bir yaklaşım. Bütün dış politikanın bir medeniyet aidiyetine ya da belirli bir coğrafyaya indirgendiği iddiası dış politika pratiğinden kopuk bir yorum. ‘Davutoğlu dış politikası’ ulus-devlet realitesini reddetmeyen, ancak ulus-devletlerin uğradığı erozyon, küreselleşme gibi gelişmeler karşısında işbirliği ve entegrasyonu önceleyen bir yaklaşım. Anlık durumları tüm politikaya teşmil etme alışkanlığı da bu tarz indirgemeci yorumlara yol açmakta.

Mesela?

Örneğin ‘En Az Gelişmiş Ülkeler’ insiyatifi üzerinden bakış üçüncü dünyacı, Medeniyetler İttifakı değerlendirmesi de medeniyet jeopolitiği gibi sonuçlara yol açabilir. Davutoğlu’nun dış politika retoriği ve pratiği bu sınıflandırmaların ötesinde, Türkiye’nin tarihi ve kültürel bağlarını inkar etmeden, uzun süreçli Batı ittifakı ve bölgesel çıkarları ve potansiyel küresel açılımları barıştırmayı hedefleyen bir çerçeveye sahip.

Davutoğlu'nun stratejik derinlik ve komşularla sıfır sorun kavramları Ortadoğu'daki gelişmeler nedeniyle son dönemde bir eleştiri, bir hiciv malzemesi haline dönüştü, sizce bu eleştirilerde haklılık payı yok mu?

Arap Baharı ile yaşanan süreçte herkesin kaybettiği bir dönem yaşıyoruz. Bölgenin yeniden tanımlandığı, güçlü ve dönüştürücü bir kolektif bilincin ortaya çıktığı, otoriter devlet yapılarının can havliyle tüm maharetleri ile bu meydan okumayla mücadele ettikleri bir dönem. Klasik anlamda ulus-devlet olma sorunları yaşanan coğrafyada, sınırlar hiç olmadığı kadar anlamsızlaştı. Yeni devlet dışı aktörler sınırları değiştirmeye zorlayacak kadar güç kazandı. Siyasi, ekonomik ve askeri güç dengeleri değişti ve her an değişen esnek ittifaklarla devletler ve devlet-dışı aktörler günü kurtarmaya çalışıyor. Muhtemelen önümüzdeki dönem tablo daha kötü bir hal alacak. Durum bu minvalde olunca bir şekilde bu bölge ile ilgili ülkelerin siyaset yapıcılarından eleştiri, taşlama ve hicivden nasibini almayan kalmamıştır.

İşte diyorum ki, haksız mı bir insan bunda?

-Siyaset yapıcıları gelişmeleri öngörmemekle itham etmek mümkün. Ancak bunu yaparken karşılaştırmalı yapmakta fayda var. Örneğin kimler bu gelişmeleri öngördü ve tedbir aldı bakmalı. Diğer bir yaklaşım ise süreç ortaya çıktıktan sonra ne yapıldı ona bakmak. Benim gözlemim Davutoğlu hızlı bir gözden geçirme ve politikayı yeniden kalibre etme çabasına girişti, bu açıdan gelişmelerin gerisinde kaldığını söylemek mümkün değil. Türkiye hala etkili bir aktör, ve rolü ve etkisi bölgesel ve uluslararası aktörler tarafından kabul ediliyor. Belirsizlik ve istikrarsızlığın hakim olduğu her an yeni gelişmelerin yaşandığı ve kötüye gitmede sınır tanımayan bir coğrafyada daha iyisi yapılabilir miydi? Elbette spekülasyon mümkün. Benim pozisyonum politikanın artı ve eskileri olmakla birlikte, bölgesel konumu koruyan ve uzun dönemli perspektifi doğru olan bir vizyona sahip olduğu.

‘RESTORASYON’ GELECEK İÇİN ÖNEMLİ BİR İPUÇU

Yeri gelmişken... Davutoğlu’nun şu meşhur stratejik derinlik kavramı nedir, bizim anlayacağımız şekilde kısaca anlatabilir misiniz?

-Stratejik Derinlik tartışması kitabın bağlamından çıkarak bütün bir dış politikanın tartışılmasına dönüştü. Davutoğlu’nun dış politikasını sadece bir kitaba indirgemek bence doğru değil. Ayrıca kitabın basım tarihi 1999 ve Davutoğlu dış politikası statik değil. 2002’den bu yana Davutoğlu’nun bir çok öğrenme sürecinden geçtiğini, dış politikanın sürekli bir gelişim sürecinde olduğunu söyleyebilirim. Bu esneklik politikanın en önemli artılarından birisi. Geniş anlamıyla Stratejik Derinlik Davutoğlu’nun Soğuk Savaş sonrası döneminde Türk Dış politikası için bir yol haritası ve çıkış yolu öneriyor. Bu anlamda eleştirel bir dış politika kitabı. Soğuk Savaş sonrası dönemi doğru okuyamayan, bocalayan bir dış politika için somut öneriler sunuyor. Davutoğlu’nun Ak Parti MYK tarafından parti başkanlığına aday gösterildikten sonra yaptığı konuşma bundan sonrası için önemli ipuçları sunuyor.

Ne gibi ipuçları? Konuşmada bir kaç kez geçen ‘restorasyon’ gibi mi?

-Davutoğlu’nun tarih okumasında Osmanlı-Türk tarihinde bir dizi restorasyon var. Restorasyon siyaset, ekonomi ve dış politikanın yeni dönemlerin gereklerine göre yeniden yapılanması demek. Avrupa ve Asya tarihindeki benzer restorasyonlar gibi. Köprülü restorasyonu, Tanzimat restorasyonu, Cumhuriyetin kurulması bu restorasyonlardan bazıları. Soğuk Savaş sonrası dönemi yeni bir restorasyon dönemi olarak görüyor. Stratejik Derinlik dış politika restorasyonunun bir yol haritası işlevi gördü. Davutoğlu’nun perspektifi kimlik, siyaset, ekonomi restorasyonları ile ülkeyi yeni bir eşiğe getirme... Dış politikanın bu müktesebatla Türkiye’yi uluslararası politikada etkili hale getirmesi. Son 12 yılın restorasyonu devam edecek derken, bu değerlendirme ve 2023 hedefleri ile ilk 10 ekonomi içine giren, dünya siyasetinde tesir icra eden bir ülke perspektifini dile getiriyor.

Bir çok yorumcu Davutoğlu'nu hayalperest olarak yorumluyor, siz onunla çalışmış biri olarak buna katılır mısınız?

-Davutoğlu’nun idealist yönü güçlü. İdealleri, hedefleri, amaçları var. İşi ile ilgili rüyalar gördüğünü hatırlıyorum. Ancak sadece fikirler ortaya atan ve rüyalar gören bir siyasetçi değil. Bu idealleri hayata geçirmek için olağanüstü çaba harcayan, politikalar, mekanizmalar geliştiren, bir çok hayalini de şimdiden gerçekleştirmiş birisi. İdealizminin ilham veren, heyecan uyandıran, motive eden, çalışmaya teşvik eden bir yönü olduğunu da söylemeliyim.

DAVUTOĞLU’NU EKİBİNİ DİNLER AMA İKNA EŞİĞİ YÜKSEKTİR

Davutoğlu liderliğindeki Türk dış politikası Sünni mezhepçi bir karaktere bürünüp İhvan çizgisine geldi eleştirisine yorumunuz ne olur?

-2010 yılında İran nükleer sorununun çözümü için Tahran anlaşması ve NATO füze sistemi tartışmalarında başka bir iddia dillendiriliyordu. Türkiye ve İran’ın Suriye’de farklılaşan politikaları, Esat karşısında muhalefetin desteklenmesi, Irak’ta önceki Maliki yönetimi ile sorunlu ilişkiler bu perspektifin yerleşmesine yol açtı. Suriye ve Mısır’daki politikalar ile ilgili ‘İhvan yanlısı’ spekülasyonları yapılıyor. Türk dış politikasının pozisyonu meşru yönetimlerden yana olmak. Bu anlamda Mısır’da darbeye itiraz ile Suriye’de muhalefetten yana olmak arasında bir çelişki yok. Irak Şiileri ile diyalog, İran ile ilişkiler mezhepçilikle açıklanamaz. Ayrıca Sünni dış politika çizgisi iddiası Suudi ve BAE ile son dönemlerdeki gerilimleri izah etmiyor. Dış politika tercihlerinin bir kısmını alıp, peş peşe sıralamak analiz niteliği taşımıyor. Bütüncül bir yaklaşım gerekli bu tarz analizler için.

Davutoğlu takım çalışmasına yatkın mıdır yoksa genelde her şeyi en iyi ben bilirim tavrında mıdır?

-Davutoğlu’nun güçlü bir karakteri var, entelektüel kabiliyetleri ve ikna edici retoriği biliniyor. Düşüncelerinin arkasında güçlü şekilde durur, ancak tartışmaya açıktır. Ekibi ile istişareye önem verir, ilgili insanları görüş almak üzere çağırır ve görüşlerini dinlemeye önem verir. Bir çok defa ikna olduğuna, duyduklarını benimsediğine şahit oldum. Ancak ikna eşiğinin yüksek olduğunu söylemeliyim.

Eğri oturup doğru konuşalım... Bugün geriye dönmek mümkün olsa Türkiye Suriye ile ilgili nasıl davranmalıydı?

-Ağustos 2014’ten geriye doğru bakınca Suriye’de daha çok opsiyon olduğu düşüncesi olabilir. Bir alternatif olarak Esad’a karşı daha ılımlı bir politika uygulamak mümkündü deniyor. Benim değerlendirmem böyle bir alternatifin mümkün olmadığı yönünde. Temelde problem Türkiye’nin Suriye politikasında belirli konuların öne çıkmasından ortaya çıkıyor. Suriye muhalefetine destek, politikanın gri kısmı ve spekülasyona açık. Oysa Suriye politikasının ana ekseni insani diplomasi ve Suriyeli mülteciler konusu. Bu alanda yapılanlar karşılaştırmalı bakışla insani boyutuyla büyük bir başarı hikayesi.

Türkiye’deki Suriyelilerin hali harap desem yeridir...

-Türkiye’nin tesis ettiği geçici koruma statüsü, diğer ülkelerdeki mültecilerden çok daha iyi şartlar sunuyor.

IŞİD'in güçlenmesi ile Türkiye'ye Batı'da yönelen eleştiriler artış gösterdi. Sizce de Türkiye IŞİD gibi cihatçı güçlere tolerans gösterdi mi?

-Böyle bir toleransın olmadığı ve söz konusu olamayacağı net şekilde ilgili makamlar tarafından dile getirildi.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE ZORLU BİR DÖNEME GİRİLİYOR

Peki Musul Konsolosluğu'nun boşaltılmamış olması stratejik bir hata değil midir?

-IŞİD’in Musul’a girişi kendisi de dahil olmak üzere herkes için bir sürprizdi. Irak ordusunun sahayı boşaltması, Peşmerge’nin kendine aşırı güveni ve yerel unsurların işbirliği IŞİD için beklenmeyen hızda bir işgal başarısı getirdi. 49 kişinin tahliyesinden bahsediliyor... Bir tarafta da beklenmeyen bir hızda gelişen bir işgal... Sincar’daki gelişmelere bakıldığında tahliyenin riskleri ortada. Daha erken boşaltılamaz mıydı sorusu var gündemde. KRG (Kürdistan Bölgesel Yönetimi) istihbaratı dahil bu gelişmeyi kimse öngöremedi. İşgalin olduğu sıralarda Erbil’de önde gelen bir think-tank’te Kürdistan’ın bağımsızlığı konferansı yapılıyordu, üst düzey KRG yöneticilerinin katıldığı. Bu bağlamı dikkate alarak Musul Konsolosluğu personelinin rehin alınmasını değerlendirmek gerekir.

KRG (Kürdistan Bölgesel Yönetimi) yetkililerinin konferansta olması neye delalet? Birinci dereceden işgalin hedef aldığı coğrafyanın yöneticilerinin bile İŞİD’in Musul’u bu kadar hızlı alacağı konusunda farkındalıkları olmadığını gösteriyor.

Yaşanan rehine krizi yüzünden Türkiye'nin Irak politikası da bir nevi rehin alınmış durumda diyebilir miyiz?

-Irak’ta yeni bir hükümet kuruluyor ve Maliki yönetiminin sona ermesi Türkiye açısından olumlu bir gelişme. KRG ile enerji işbirliğinde önemli bir eşiğe gelindi. Ayrıca Türkiye’nin insani yardımı sürüyor. Rehine krizi IŞİD’e karşı opsiyonları sınırladı. Ancak IŞİD’in kendi opsiyonlarının oldukça sınırlandığı bir dönem aynı zamanda. Tüm bölgesel aktörler, Amerika ve AB ülkeleri IŞİD’e karşı birleşmiş durumda.

IŞİD’le müzakere nasıl yapılıyor sizce şu anda? Süleyman Şah türbesinin bir fidye gibi ortaya atıldığı öne sürülüyor, ne dersiniz?

- Tamamen gizli, istihbari bir alandan bahsediyorsunuz. Bu konuda bilgi sahibi değilim. Ancak geçmiş deneyimlere bakarak böyle bir pazarlığın söz konusu olamayacağını düşünüyorum.

Davutoğlu'nu pan-İslamist diye niteleyen çevreler aynı zamanda kendisinin AB projesine inanmadığını da belirtiyorlar. Böyle mi?

-Davutoğlu’nun dış politika kimliğinde Avrupa ve Batı önemli bir role sahip. Türkiye’nin uluslararası sistemik krizlere Batıdan yana tavır alarak, yada Batılı reflekslerle cevap verdiğini görüyoruz. I. Dünya Savaşı sonrası Milletler Cemiyeti, II. Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler ve çok partili hayata geçiş gibi. Davutoğlu perspektifinden tarihi olarak Vesfalya reformları Köprülü ile, Avrupa düzeni ise Tanzimat ile Osmanlıya taşındı. Bu bağlamda Türk modernleşmesi Avrupa ile uzun tarihi bir etkileşim içinde gerçekleşiyor ve Türkiye’nin AB üyeliği bu anlamda ulaşılması gereken bir hedef. Bu hedefin sadece Türkiye için değil, aynı zamanda AB için küresel bir güce evrilmesinde katkı sağlayacak bir gelişme olduğunu düşünüyor.

Erdoğan güçlü bir Başbakan'dan ziyade Cumhurbaşkanlığını aktif kullanacağı bir sistem istiyor. Davutoğlu 'kontrol altındaki' Başbakan olur mu?

-Daha çok görev paylaşımına dayalı bir işbirliği olacağına inanıyorum.

Çözüm süreci başladığından itibaren hükümetin samimiyeti ve meselenin demokratik altyapısı çok sorgulandı. Bugün gelinen noktayı göz önüne alarak bu konuda ne dersiniz?

-Çözüm sürecinde mevcut durum daha çok bir müzakereyi andırıyor. Bu yolla iki tarafın güçlü aktörleri Erdoğan ve Öcalan süreci kontrol altında tutabiliyorlar. Sürecin hızı konusu önemli bir konu. Akil Adamlar ve Kürt siyasetçilerin kendi tabanlarındaki faaliyetleri süreci geniş halk kesimleriyle buluşturdu. 1990’ların ulusal güvenlik devleti yapılanması ile günümüzün devlet refleksi karşılaştırıldığında alınan mesafe anlaşılabilir. Gelinen aşama sürecin siyasete inmesi, kalıcı olacak önlemlerin alınması. Son çerçeve kanun ümitleri artıran bir gelişme. Çatışmasızlık ortamının benimsenmesi iyimser olmak için bir sebep. Ancak siyasetin kutuplaşmış yapısı ise siyasi süreç ile ilgili zorlu bir dönemi işaret ediyor. Davutoğlu’nun Diyarbakır konuşmasında vurgu yaptığı kimlik ve siyasi restorasyon, yeni bir anayasa, özgürlüklerin genişlemesi ve daha kapsayıcı bir vatandaşlık çözüm sürecini yeni bir aşamaya taşıyabilir. Davutoğlu’nun bu zorlu süreci nasıl yöneteceğini zamanla göreceğiz.