Dindarların imajını düzeltebilecek tek adamın çektikleri!

Gezi hatırasıyla bir noktada buluşulabilirdi. Tüm baskılara rağmen yalan söylemeyen din adamının hakkı teslim edilebilirdi. Hazır özürlerden söz açılmışken mesela bu müezzinden özür dilenebilirdi.
Dindarların imajını düzeltebilecek tek adamın çektikleri!

Müezzin Fuat Yıldırım.

Ne çektirdiler bu müezzine, ne çektirdiler…

6 saat aralıksız savcının sorgu odasında mı bunaltmadılar, Beşiktaş’taki yerinden edip Kayabaşı Köyü’ne sürgün mü etmediler…

O vakitler Başbakan’ın kendisi tarafından hedefe mi konmadı, “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem” demesine rağmen illa ki “Camide içki içtiler” desin mi istenmedi…

Neler ettiler, neler…

Dolmabahçe’deki Bezmialem Valide Sultan Camii’nde görevli müezzin Fuat Yıldırım’dan söz ediyorum. Gezi eylemleri sırasında gaz ve gaz fişeğinin isabet etmesi sonucunda yaralanan onlarca genç için bir nefes alma ve sağlık müdahale alanı yaratmak için caminin kapılarını açmıştı. İşte bu yüzden devletin sopasını yemişti.

Sopayı yedi ama kafayı eğmedi.

Ne sorgular, ne psikolojik baskılar, ne de Türkiye’nin en güçlü adamını yalancı çıkarmanın müeyyideleri… Hiç biri ona “Evet söylediğiniz doğru, bu ahlaksız dinsizler geldi camide bira içtiler” dedirtemedi.

Ya ne dedi?

“Ben din adamıyım, yalan söyleyemem.”

Böyle dedi ve haksız yere tenzili rütbeye maruz kaldığını söyleyerek Diyanet’e dava açtı.

İlk duruşmada Diyanet kendini nasıl savundu biliyor musunuz? “Bizim görevimiz namaz kıldırmak. Oysa bu kişi bir taraf olmuş ve insanları yönlendirmiş.”

Müezzinliği ‘namaz kıldırmaya’ indirgeyen, ‘insanlıktan taraf olmayı’ bir insana yakıştıramayan Diyanet’e ne demeli…

Din ve devlet işleri, bırak bu işleri… Evet ancak bunu diyebiliriz. Ben böyle derim yani.

**

Bakın asıl acıklı ve korkutucu olan şudur…

Dindarlığı ve her köşeye İmam Hatip açmasıyla nam yapmaya gayret gösteren iktidar partisi Gezi’deki hoyratlığıyla, yolsuzluk iddiaları ve bu iddiaların örtbas edilmesiyle, başka bir dindar cemaatle giriştiği süfli kavgayla, bu iki dindar grubun birbirlerine yaptığı kumpaslarla, tuzaklarla çok şey kaybetti.

Evet aslında çok şey kaybetti, Müslümanlık adına, dindar Müslüman adına…

Cebini dolduran birkaç bin kişi dışında samimiyetle onlara oy veren ve AKP tabanı olarak bilinen dindar kesim sarsıcı gerçeklerle karşılaştı, yalan mı?

Ve Etyen Mahçupyan’ın bile (evet bile!) kabul ettiği gibi rahatsız oldu.

Dünyaya ılımlı İslam dersleri veren bir topluluğun telekulak olduğunu, “Çok ezildik ey halkım, şimdi dinimizi rahat yaşayacağız, halkımızın hizmetindeyiz” diyen bir iktidarın ‘haram olan herşeye’ bir kılıf takıp takıldığını gören bir ortalama insanın siyasi İslam ile ilgili hiçbir çıkarım yapmadığını mı zannediyorsunuz?

“Yiyorlar ama çalışıyorlar” pragmatizminin insanlık ve Müslümanlık terazisini daha ne kadar kaldıracağını sanıyorsunuz?

**

İşte bir fırsat vardı.

Dindarlığın, bir grup imtiyazlı ve zenginlikten şişmiş ‘dindar’ tarafından tarumar edilen imajını düzeltebilecek bir adam vardı: Müezzin Fuat Yıldırım.

Gezi hatırasıyla bir noktada buluşulabilirdi. Tüm baskılara rağmen yalan söylemeyen din adamının hakkı teslim edilebilirdi. Hazır özürlerden söz açılmışken mesela bu müezzinden özür dilenebilirdi.

Yok ama daha da batmak mümkünmüş.

Diyanetiyle, devletiyle yokuş aşağı gitmek varmış vicdanlarda.

Ne diyelim, Allah akıl/fikir/zihin açıklığı versin.