"Festivalde terör filmi" öyle mi!

Yeni bir Türkiye kurmak böyle yapılır. Kültür ile. Sanat ile. Zihin açarak. İlham vererek. Cesaretlendirerek.

İstanbul Film Festivali’nin programına göre 12 Nisan öğle vakti Atlas Sineması’nda bir belgesel gösterilecekti. Ertuğrul Mavioğlu ve Çayan Demirel’in çektiği Bakur, PKK’lıların hayatından kesitler sunan bir belgesel.

Bir anda Kültür Bakanlığı’ndan ‘tescil belgesi’ yok, gösteremezsiniz’ diyen bir email aldı festival yönetimi. Tescil belgesi olmayan ve gösterilen/gösterilmiş olan diğer filmlere değil de, ‘nedense’ bu belgesele takılmıştı Bakanlık.

Hepimiz bunun ne manaya geldiğini biliriz. Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da adına sansür denir. Ulusal yarışmada filmleri gösterilen tüm yönetmenler bir açıklama yayınlayarak tepki gösterdi. Filmlerini çektiler. Uluslararası yarışmanın jürisi çekildiğini açıkladı. Biz de Radikal olarak, yıllardır düzenlediğimiz ve sponsoru olduğumuz halk oylamasını yapmayacağımızı söyledik.

Ortak tepki bakanlığın ‘eksik belge’ bahanesiyle örtmeye çalıştığı sansür harekatına idi.

Zaten festivalin düzenleyicisi İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) de yarışmayı ve kapanış törenini iptal etti sonrasında.

**

Fakat bu meselenin etrafında kopan nümayiş ve Star gazetesinin dünkü manşeti fırsattan istifade hedefin genişleyip İKSV’yi de içine aldığını gösterdi.

Gazete, “Festival’de terör filmi” başlığıyla okuyucularını ‘bilgilendiriyor’, “Açıkça terörün övüldüğü belgeselin, ‘izne bile gerek duyulmadan’ 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmeye çalışılması yeni bir kara propagandayı beraberinde getirdi” diyordu.

İktidar partisinin bir basın toplantısıyla sahiplendiği müzakerelerde devletin lideriyle görüştüğü, istihbarat örgütünün daimi bir iletişim halinde olduğu bir örgütten söz ediyoruz. Bu örgütü anlatan belgeseli göstermek isteyince ‘kara propaganda’ oluyor, devlet bu örgütle görüşünce çözüm süreci…

Bu memleketin tüm siyaset pratiği ve ilkesel hafızası ‘üstü kaval altı şeşhane’ ya da ‘bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ özlü deyişleriyle açıklanabilir. Eksiği fazlası yok, yeminle.

**

Ulaşamadıkları tüm ciğerlere ‘darbeci’, ‘statükocu’, ‘marjinal’, ‘terörist’ yahut ‘eski Türkiye kalıntısı’ diyen kediler var ya…

Hani trafo mesailerinden arta kalan zamanda Yeni Türkiye’yi kuracak olan kediler…

İşte şimdi Vakıf’a (İKSV) tırnak gösteriyorlar.

Çünkü Vakıf, tam da o ulaşılamayan, bir türlü erişilemeyen ‘fikir ve hayat dünyasının’ temsilcisidir.

1970’lerin başından beri düzenlediği film, müzik ve caz festivalleriyle, bienallerle her birimizi dünyayla tanıştırmıştır. Dünyanın bir küçük kibrit kutusundan ibaret olmadığını göstermiştir, kulağımıza fısıldamıştır. Sarsmıştır, ağlatmıştır, güldürmüştür, coşturmuştur, huzur vermiştir, sarhoş etmiştir.

**

80 darbesinden kısa süre sonra Zubin Mehta yönetimindeki New York Filarmoni’yi İstanbul’da dinleyip postallardan üstümüze sıçramış çamurdan birkaç saatliğine nefes alabildiysek…

Çağdaş sanat nedir, Bienal nasıl bi şeydir, uluslararası sanatçılar ne diyor öğrenebildiysek…

Bugün artık dünyanın en saygın çağdaş sanat platformu olan Venedik Bienali’nde Türkiye’nin kalıcı bir pavyonu var ise…

Bob Dylan’ı, Leonard Cohen’i, Lou Reed’i, Nick Cave’i, PJ Harvey’i, Miles Davis’i sahnede dünya gözüyle görebildiysek…

Barış için uğraşları nedeniyle hem İsrail hem Filistin pasaportuna sahip ilk kişi olan besteci Daniel Barenboim’un kurduğu Doğu Batı Divanı Orkestrası’yla karşılaşabildiysek, onların yanında Edward Said’e selam verebildiysek…

Pina Bausch’un bir hayal kadar güzel olan muhteşem çağdaş dans gösterisini izleyebildiysek…

Roger Waters’ın The Dark Side of The Moon’u baştan sona çaldığı o birkaç saate tanıklık edebildiysek…

Bu Vakıf sayesindedir.

Yeni bir Türkiye kurmak böyle yapılır. Kültür ile. Sanat ile. Zihin açarak. İlham vererek. Cesaretlendirerek.

Kapatarak, korkutarak, hapse tıkarak, yasaklayarak, hedef göstererek, linç ederek, yaftalayarak değil.

**

Türkiye ile ilgili gurur duyduğun birkaç unsuru say deseler… İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nı söylerim ilk nefeste.

Çünkü Vakfın festival programlarıyla, filmleriyle, konserleriyle büyümüş gençler geniş görüşlü, farklı düşünebilen, kalbi cömert, ruhu temiz insanlar olmuştur.

Dindarı, kindarı bırakın da siz bunu yapabildiğinizi düşünüyor musunuz mesela, ey devlet…

Bakın size son bir hikaye…

Yıl 1988. Vakfın yedincisini düzenlediği İstanbul Sinema Günleri’ndeki (o vakitler festival denmiyordu) 5 film, Kültür Bakanlığı tarafından sakıncalı bulunarak yasaklanmıştı. Elia Kazan jüri başkanıydı… Sansürün hiçbir türünü kabul etmeyeceklerini açıkladı ve Beyoğlu’ndan Taksim’e kadar peşine sinemacıları katarak yürüdü. Mücadelesi sonuç vermişti. Dönemin Kültür Bakanı Tınaz Titiz’in girişimiyle yeni Sansür Yönetmeliği’ne fuar, film senliği ve festivallerde gösterilen yabancı filmlere sansür uygulanmayacağı yönünde bir madde eklendi.

İşte bu ‘eski Türkiye’ taze bitti, yenisini verelim diyorlar.

Onu da almayayım, Vakfı’mı da vermeyeyim. Bu kadar. İyi günler.