Genç Siviller'den ceketimi alıp çıktım, meğer herkes anti-cemaatmiş

Genç Siviller'in kurucusu, Yıldıray Oğur'un ağabeyi Turgay Oğur: 'Sanıldığı gibi her kardeşin başka bir partiye oynadığı müteahhit ailesi değiliz. Cemaat madem bu kadar güçlü, Samanyolu TV dizileri niye Emmy ödüllerini toplamıyor?'

NEDEN

‘Bugüne kadar topladığım kredileri bu tek adam devrinde yüksek kurdan bozdururum hesabıyla fikir değiştirmediğim için kendimi takdir ediyorum.’ Bu söz ve aşağıdaki röportajda karşınıza çıkacak bunun gibi başka bir sürü vurucu söz Turgay Oğur’a ait. Kendisi Genç Siviller’in kurucusu, bir kaç yıl önce ses getiren (bir o kadar da eleştirilen) eylemlerin fikir babası. Cemaat-AKP kavgasının ayyuka çıkmasıyla belirginleşen kamplaşmada Genç Siviller içinde çözülmeyi, ‘AK Troller ve kocaman aydınlar arasındaki söylem farkı kapanıyor’ şeklinde özetlediği liberaller kanadının verdiği sınavı, ailesi ve Türkiye gazetesi yazarı kardeşi Yıldıray Oğur ile farklı siyasi taraflara düşmesini konuştuk.

Beş yıl önceki hayatınızla bugünkü hayatınız arasında ne gibi farklar var? Huzur, mutluluk, dostluk anlamında, çevreniz ve çevrenizin ruh hali nasıl değişti?

Tabii en büyük değişiklik 2.5 yaşında bir kızım olması. İnsan ömründeki en büyük kırılma, bir insanın yaratılmasında küçük de olsa bir rolünüz olmasıyla yaşanıyor bence. Sorudan kastınızdaki durumda da çok büyük değişiklikler var. Beş yıl önce; ne olduğumuz değil ne olmadığımız üzerinden bir araya gelmiş, birbirine benzemeyen insanlarla Türkiye’nin daha iyi bir demokrasisi olsun diye mücadele veriyorduk. 2007’den itibaren her konuşmamızın son cümlesi şu oluyordu: Demokrasi bir bina ise vesayetten kurtulmak bu binanın kaba inşaatının yapılmasıdır. Sonrasında ince işçilik başlayacak. Yani batı demokrasilerindeki gibi bir anayasa. Katılımcı, şeffaf, yatay bir sistem. Neticede buna erişmek için koşturuyorduk, hayatımızın konforundan fedakarlık ediyorduk. Bir taraftan haklı olmanın keyfini de çıkarıyorduk. Her dönemeçte bu son yokuş, gerisi düzlük diyorduk ama gel gör ki düzlük bir türlü gelmiyor. Yine darbe, yine tüm dünya bize karşı. Yine mağduriyet ve kuyruğuna ekli bir çok mazeret. Hayatımızın tamamını kaplayan makro siyasetin makul sınırlara çekilmesi hayali suya düştü. Kafamızı kaldırıp toplumsal sorunlarımıza ya da ne bileyim popüler kültüre ya da sanata da bakabileceğimiz bir gündem beklerken şapkadan paralel devlet konusu çıktı.

Pardon anlayamadım… Bir noktada “haklı olmanın keyfini çıkarıyorduk” dediniz. Hangi konuda haklı olmanın keyfi?

Karşımızda favori darbesi olan, ‘Bir profesörle bir çobanın oyu eşit olur mu?’ sorusunu soran, daha eşit oy hakkı konusunu bile aşamamış dünyanın gerisinde politik hasımlarımız vardı. Onlar birilerinin haklarının kısıtlanmasını, partilerinin kapatılmasını istiyordu, biz herkes için özgürlük istiyorduk. Guardian’ın baş yazarı dahi hakkımızda övücü yazı yazmıştı. Japon televizyonundan Fransız radyosuna röportaj veriyorduk. Acayip haklıydık.

Genç Siviller hangi saikle başladı, nasıl evrildi?

Genç Siviller 2000 yılında ODTÜ’lülerin kurduğu bir mail grubu olarak başladı. Türkiye’nin ilk internet tabanlı örgütlenmelerinden biridir. Hatırlayanlar olacaktır. Aynı dönemde Tuna Bekleviç’in kurduğu Ekonomistler Platformu vardı. Bu mail grubunun yıllık fiziksel buluşmalarının temel konularından biri 19 Mayıs törenlerinin stadyumlardan kurtarılmasıydı. 2003 yılında Ankara’da yaptığımız buluşmada da 19 Mayıs çağrısı yine yapıldı ancak artık AK Parti iktidardaydı ve toplantıya Bakan Hüseyin Çelik de katılmıştı. Ertesi gün tüm medyada bizim bildiri manşet olmuştu. Radikal çok iyi destek verdi. Milliyet ve Hürriyet tarafsız olarak ele almıştı konuyu. Cumhuriyet ve Star’da ise çok korkunç yazılar çıktı bizimle ilgili. Tabii esas dananın kuyruğu Mustafa Balbay’ın meşhur Genç Subaylar Rahatsız manşetinde koptu. Çünkü Genç Subayların rahatsız olduğu 5 konudan ikincisi bizim 19 Mayıs tartışmasıydı. Sonra biz de cevap niyetine Kürt sorunu konusunda bir bildiri yazdık ve başlığını da ‘Genç Siviller Rahatsız’ olarak attık. O günden sonra adımız ‘Genç Siviller’e çıktı.

Bir bakıma şartlar Genç Siviller’i doğurdu diyorsunuz…

Aynen öyle. Aslında iyi bir sivil toplum deneyimiz oluşmuştu. İstanbul’da kendimize Beyoğlu’nu mesken seçtik. Sol cemaatin içine girmiş olduk. DSİP’liler elimizden tutup Irak’ta Savaşa Hayır eylemlerine götürdü. Çoğunlukla orta sınıf ailelerin çocukları olarak sokakta eylem yapmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmiş olduk. Her şey iyi güzeldi de biraz sıkıcıydı. Uzun uzun bildiriler, bir kelime üzerine tartışmalar. Oysa bizim dilimiz farklıydı. Bildirimizde Sezen Aksu’dan da Orhan Gencebay’dan da şarkı sözü almakta sakınca görmüyorduk. Ya da eylemde Britney Spears şarkısını ‘HIT ME ARMY NO MORE TIME’ (Gönderme yapılan Spears’ın Hit me Baby one more time adlı şarkısı – eb) olarak bir pankarta çevirebiliyorduk. Bu dil ve tavır fark yarattı. Pek çok önemli konuda söz söyledik. Mesajımız milyonlarca insana ulaştı. Çok sevenlerimiz ve çok nefret edenlerimiz oldu. Ya da bize oksimoron diyen Ece Temelkuran gibi kafası karışık olanlar oldu. Son olarak “Yetmez ama Evet” kampanyasının yürütücülerindendik. Bu arada yaşlarımız büyüdü. Twitter icat oldu. Biz solcu abi ve ablalardan 10 kat daha hızlı söylem geliştiriyorduk ama Twitter da olaylara bizden 10 kat daha hızlı tepki koymaya başladı. Bir taraftan bir sürü yaşanmışlıklar oldu. Bir çok insanla hukukumuz gelişti. İnsani ilişkiler bizim gibi aktivistler için aynı zamanda ayak bağı demek. Kimseye eyvallahımız yokken bir süre sonra aman o kırılır, ya buna ayıp olur demeye başlıyor insan. Çok insani bir durum. Kısacası sırtımızda artık yumurta küfesi taşımaya başlamıştık. Tüm bu gelişmelerden anladık ki; Genç Siviller böyle gitmez. Artık daha sürdürülebilir yani uzun vadeli projeler yapan klasik bir STK’ya dönüştürmemiz lazım. Tam da bunu yapıyorduk ki ayrıştık.

Şu “solcu abi ve ablaların” sizi en çok rahatsız tarafı nedir?

Hepsinin çabasına, samimiyetine çok büyük saygım var öncelikle. Onların iş yapma şekillerinden çıkardığımız üç ders oldu. Birincisi; onların gençliğinin sloganı ‘İmkansızı iste’ idi. Biz ise mümkün olanın en iyisini istemeliydik. Bu daha işlevseldi. Onlar her fırsatta eteklerindeki tüm taşı döküyorlardı. Kürt sorunu hakkında söz söylerken araya çevre, eşcinsel hakları, bilumum gündemlerini sıkıştırmak istiyorlardı. Dolayısıyla sözün beli bükülüyordu. Biz sadece konumuza odaklı kısa, anlaşılır sözler üretmeliydik. Son olarak onlar çok çabuk bölünüyorlardı. Çünkü birlikte iş yapmayı iki çarkın tüm dişlilerinin birbirine geçmesi gibi görüyorlardı. Biz ise tek bir ortak noktada anlaşmanın iş yapmaya yeteceğine inanıyorduk. Aslında itiraf edeyim, Boğaziçi İşletme’de öğretilen yöntemleri sivil topluma yedirmiştik.

Siz yıllar önce Köşk resepsiyonuna Converse pabuçla katılmıştınız, sivilliğin sembolü olarak bu seçiminizden memnun musunuz dönüp baktığınızda?

Çok memnunum. Ömrüm olursa torunlarıma gururla anlatacağım. Lütfen hatırlayalım. Yüzbinlerce insan meydanlarda toplanıp “Hayrünisa Gül başörtüsüyle Atatürk’ün köşküne çıkamaz” diye eylem yaptı. Bugünden bakınca yaptıklarının çok ayıp bir şey olduğunu eminim daha iyi anlayan pek çok kişi vardır. Biz Gül’ün de aday olabilme hakkına tam destek vermiştik. Kendisi seçildiğinde bizi de ilk resepsiyonuna davet etti. Ben de oraya gidip sadece kurabiye yiyip dönmeyeyim dedim. Hayrünisa Gül’e uygulanan ‘Dress code’u sembolümüz bez ayakkabı ile deldim. Ertesi gün tüm gazetelere manşet oldum. İlk şöhret.

Pabuç demişken… Genç Siviller tarafına yakınlığıyla bilinen bazı kişiler “1 Mayıs’a New Balance pabucuyla katılan eylemci mi olur” demişlerdi. Sizce buradaki tuhaflık nerede? New Balance’ta mı, Genç Siviller’den gelenlerin buna “Böyle de olur mu” demesinde mi?

Genç Siviller’den biri bunu demiş olamaz. Tarihimiz böyle şeylerle dolu. Genç Siviller’in en sükseli eylemi İstanbul’un el lüks otellerinden The Marmara’da gerçekleşti. Bütün gece mini barı boşaltıp, sabah da roof’ta kahvaltı yapıp otelin penceresinden ‘1 Mayıs 77’de buradan ateş edenler bulunsun’ pankartı sallandıran Genç Siviller’di. Küresel ısınma eylemine 4x4’üyle giden de tanıyorum, tersane işçileri için Tuzla yürüyüşüne Barbour montuyla katılan da biliyorum.

Yani? Bizi çelişkilerimizle sevin mi demek istiyorsunuz?

Biz diye bir şey kalmadı orası ayrı ama ben bunun çelişki olduğunu düşünmüyorum. Bilincimizin gelişmesi ölene kadar sürecek. 4x4 ile çevre eylemine gelene git cipini sat, buraya bisikletle gel demek marifet değil. O eyleme katıldıktan sonra gazına daha az basıyorsa bu dünya için bir kardır.

Siyasi ve entelektüel manadaki karar ve üretimlerinizi gözden geçirdiğinizde gurur ve pişmanlık hanelerine neler yazılır?

İnsan olarak bir dakika öncemi bile beğenmem. Hayatımın fonunda bir geçmişle kavgalı olma halim var. Gurur duyabileceğim şeyler sanırım biriktirdiğim insanlardır. Pişmanlıklarım milyon tanedir ancak bu diyaloğumuzu okuyanları ilgilendirebilecek şöyle bir itirafla başlayayım. Aktivistlik Başbakan’ın tabiriyle fıtratıma uygun değil aslında. Siyasi lokasyonumu 3 M ile açıklıyorum. Makul, Müspet ve Meşru. Artı bir de Mizah var. Meşru olmayan hiç bir şey yapmadığıma inanıyorum ama müspet hareket etmekten çıktığım, ortalığa fazlaca saçılıp makuliyeti aştığım olmuştur. Özellikle tartışmaların en hararetli zamanlarında televizyonlarda sağa sola tabiri cazise ‘carladığım’ oldu. Bunlar bana iyi gelmedi. Ruhu böyle bir cenke daha yatkın kişiler yapabilirdi ama ben yapmasaymışım dediğim oluyor. Ancak bir taraftan da riskli şeyler yapıyorduk. Birinin başına iş açılsa kendimi sorumlu tutacağıma, ‘carlama’ işini de içimden gelmeye gelmeye ben yapıyordum.

Siz 17 ve 25 Aralık operasyonlarından itibaren hükümeti eleştiren bir pozisyondasınız ya da biz mi öyle biliyoruz. AKP’ye bakışınız ne zaman ve nasıl değişti?

12 Eylül referandumundan sonrası için topluma söz verilmişti. Artık mağduriyetler ve mazeretler dönemi bitecekti. Vaat buydu. Siyasete alan açılmıştı. Bu başarı Türkiye’nin tüm dinamiklerinin başarısıydı. 50 yıllık bir mücadelenin eseriydi. Tabii ki iktidar partisi kendisine aslan payı çıkarabilir. Ancak başbakan bu zaferi taşıyamadı. ‘Bilge kral’ olabilirdi, olmadı. Sözünü tutmadı. Cepte gördüğü %50’de safları sıklaştırmak için öteki %50’yi düşmanlaştırdı. Tek adam kültü yerleşti. Milli Görüş günlerinden kalma ajandalar ortaya çıktı. Bu değişimin kodlarını seçim şarkılarından bile çözebiliriz. Son genel seçimlerde tüm sosyalist partilerden daha çok oyu olduğuna kanaat getirdiğimiz ‘Aynı bağın gülüyüz’ şarkısının yerini ‘Zalimlerin korkulu rüyası, Yıllardır beklenen lider, Recep Tayyip Erdoğan’ şarkısı aldı.

Başbakan ordunun bile kendisini cemaat kadar mağdur etmediğini, o kadar ‘zalim’ olmadığını düşünüyor olabilir mi?

New York’ta bir evsiz ile konuşmuştum. Eskiden bankacıymış. ABD’nin acımasız ekonomik çarklarının onu sokaklara attığını söylemeye çalıştım ancak o kabul etmedi. Benim hatam, dedi. O çaresiz adam bile mağdur edebiyatına sığınmadı. Çünkü hatayı dışarda aramaması, ‘gerçekten istersem eski hayatımı kazanabilirim’ diyebilmesini sağlıyordu. Bizde hata hep dışardadır. Mesela zayıf not veren hocadır hep. Türkiye anasından danasına büyük bir mağduriyet parantezinde yaşıyor. Bu memleketin Başbakanı da mağduriyet madenini terk etmeye hiç mi hiç düşünmüyor. Savaşlardan artık yorulmuş bu halka yeni yeni seferberlik emirleri çıkartıyor. Sürekli arabeske bağlanma hali AK Partiye seçim kazandırabilir ama Türkiye’nin hiç de hayrına değil.

Cemaatçi, paralel gibi etiketler yiyor musunuz?

Halkımız kafa konforundan fedakarlık etmemek uğruna 75 milyon insanı 5 çekmeceye bölüştürmeye çalışıyor. 2007’den bu yana en çok AKP’li olduğum söylendi. CIA ajanı, Amerikancı olmayı malum her sivil toplumcu, bir gün tadacaktır. Son dönemde ise Gülen Hareketine dönüp, ‘taş taş üzerine bırakmayacağız, hepinizi denize dökeceğiz’ diye parmak sallamayan herkes ‘cemaatçi’ sayılıyor. Beni bırakın, Başbakan kendi bakanlarını ve belediye başkanlarını tehdit etti. Aranızda cemaatten yeterince nefret etmeyenler var dedi. Şimdi bu tartışmada sadece cemaati eleştirenlerin sık kullandığı bir argüman var. Biz oylarımızla iktidarı değiştirebiliriz ama cemaati değiştiremeyiz. Olgusal gibi görünen bu akıl yürütmede yanlış olgular birbiriyle karşılaştırılıyor. Halbuki tam da dedikleri sebepten iktidarı eleştirmek lazım işte. Cemaate sadece öneride bulunabiliriz. İktidar ise bizim oylarımızla belirleniyor. Sözümüz iktidara geçer. Hele de bu iktidar Cumhuriyet tarihinin en kudretli iktidarı ise. Onlarca gazetesi ve televizyonu olan, Genelkurmay’ın ve MİT’in üzerinde tam hakimiyet kurmuş, büyük bir sermayeye hükmeden, devlet kasasında ciddi parası olan kudretli bir iktidar ise. Yıllarca Genç Siviller için uğraş verdim. Maddi manevi fedakarlık yaptım. Bugün para kazandığım iş de dahil olmak üzere bu kimliğimden dolayı hiç bir maddi kazancım olmadı. Aksine sakıncalı piyade olarak görüldüm. Tüm bunlara rağmen Genç Siviller’den, moda tabirle, ceketimi alıp çıktım. 17 Aralık’ta anladım ki, meğerse hemen hemen herkes anti-cemaatmiş. Evimin bir ferdi gibi olan insanlar, ‘Genç Sivillerin cemaatçi kanadı tasfiye oldu’ diye yazıp eğlendiler sosyal medyada. Olay gülüp eğlenmekle neticelenmişse ne mutlu bana. Ancak eğer dedikleri doğru ise benden olsa olsa kör bir cemaatçi olur. Paralel ise hiç olmaz.

Niye ceketinizi alıp çıktınız anlayamadım… Kendiniz mi tahammül edemediniz, onlar mı size tahammül edemedi?

Karı-kocaları boşayan bir tartışmadan söz ediyoruz. Mantıklı bir açıklaması yok. Yağmur taneleriyle üstümüze yağan bir lanet gibi. Böyle bir tartışma, kimse kimseyi ikna edemez, tek yol birinin sahneyi terk etmesidir.

Biz hesabı iktidardan sormalıyız, diğeri bir cemaat mantığınıza katılıyorum. Lakin burada cemaat “sadece bir cemaat” gibi değil devlet organlarına hükmeder vaziyette davrandığı aslı mesele değil mi?

Ben cemaatleşmeyi destekliyorum. Şimdi Yehova Şahitlerinin ya da Nurcuların etrafında pervane olması, seni kendi gövdesine katmaya çalışması insan olarak değer görmek demek. Bu çok hoş. Diğer taraftan devletin her kademesinden insan da bu ilgiye mazhar olabilir ve hoşuna giden bir gruba gönül verebilir. Mason da olabilir, Süleymancı da. Hatta memurlar için bu özellikle iyi bir şeydir. Devletlü olma reflekslerini yumuşatır. Çünkü esas tehlikeli olan devletin kendisidir. Gülen cemaatinin dezavantajı ise dişine göre rakibi yok. İnsanları cezbeden başka gruplar da olsa bu kadar göze batmaz ve kendi içinde bir denge mekanizması kurulmuş olur. Gülen Cemaatinin linç edilmesiyle diğer dini, laik ya da ezoterik cemaatlerin insan peşinde koşma cesaretlerinin kırılmasından korkuyorum doğrusu. Peki devleti Gülen mi yönetiyor? Vallahi Takvim ve Akşam gibi gazetelere göre öyle. Subayların %75’i paralelci haberini başta Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı yalanladı. Mehmet Ali Şahin yargı imamının adını zarf içinde verdi, bir şey çıkmadı. Kazanlı Ömer kod adlı emniyet imamı yazıldı, çizildi. Adam elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Binlerce polisinin yeri değişti de buna bir dur diyemedi bu devlete hükmeden yapı. Şu STV dizilerini çeken insanlardan söz ediyoruz. Bu kadar devasa ve karmaşık bir devlet aygıtını bugüne kadar hiç çaktırmadan, tespih çekme rahatlığında hükmediyor olabilir mi? Yapabiliyorsa STV dizileri niye Emmy ödüllerini toplamıyor? Yok sanmıyorum. Ama yine de dedikleri gibiyse cadı avı yapmadan bulunsun, ortaya çıkarılsın, görelim vesaire.

Cemaatin Balyoz, Ergenekon davalarında rolü olduğunu, yasa dışı faaliyetler gösterdiğini düşünüyor musunuz?

Askerlik mesleğinin de, savcılığın da, polisliğin de mesleki arızaları var. Bunlar Alevi savcıda da aynı, cemaat mensubu savcıda da aynı, ulusalcı savcıda da aynı. Davanın eleştirilebilecek yönlerinin tümünün bu mesleki marazlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Diğer taraftan zannedildiği gibi bu süreci sadece cemaatten insanlar yürütmedi. Bu işin matematiğine aykırı. Pek övündüğümüz 1000 yıllık devlet geleneğine hakaret. Ayrıca unutmayalım, bir NATO ordusundan söz ediyoruz. Bu derin yapılanmaların Know-How’ı NATO’ya ait. Ancak böyle yerleşik bir cemaat algısı var. Bu durumu Türk filmlerinde sıkça kullanılan bir sahne ile açıklıyorum kendime. Hani adamın biri diğerini vurur ve silahı atıp kaçar. Sonra o mekana gelen biri gelir gelmez silahı yerden alır ve tam o anda polisler baskın yapar. ‘İzin verin açıklayayım’ demesine kalmaz, mahkemeye çıkarılmış ve cinayetten 30 yıla mahkum edilmiştir. İşte her olayda o silahı eline alıp katil damgası yiyen Cemaat sözcüsü yazarlar var ve bunlar Cemaat algısını ciddi şekilde etkiliyor.

Sizin verdiğiniz örnekten gidersek… Dini bir cemaatin o ‘cinayet mahallinde’ ne işi varmış da silahı eline alıvermiş… Anlatabiliyor muyum acaba?

Bu duruma psikiyatride grandiyöz hastalığı diyoruz. Her şeyi herkesten önce bilme, haber verme duygusunun saplantı boyutunda olması. Cemaat etiketiyle ortalıkta olan üç beş kişinin böyle davranması yetiyor.

O davalara bugünden dönüp baktığınızda farklı şeyler görüyor musunuz?

Biz İsveç vatandaşı değiliz. Bizim ordumuz 3 kanlı darbe, bir post modern darbe ve bir kaç yıl önce e-muhtıra yayımlamış bir ordu. Bugüne kadar geçmişiyle hesaplaştığını da görmedik. Askeri okullarda verilen eğitimde sivil, demokratik değerlere saygılı olmayı öğretmeye başladıklarını da hiç duymadık. Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla başladık. Özden Örnek günlüklerinden devam ettik. Bu süreci izleyen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının endişe etmemesi mümkün değil. Biz Ergenekon davalarının ilk başında İtalya Gladyosu’nu çökerten Savcı Fellice Casson’u Türkiye’ye getirmiştik. İtalya’da derin devletle hesaplaşılmasına izin verilmiş. Medyanın yarısı davaya sıkı destek vermiş, yarısı da nötr kalmış. Neticede başbakanı bile tutuklamışlar. 6 bin insan içeri atılmış. Ve o savcının tespiti Türkiye’deki yapının İtalya’dakinden kat kat büyük olduğu yönünde. Maalesef Türkiye’de ana akım medya bu davalar konusunda o kadar septik davrandı ki, davaların selametinden endişe edenler seslerini fazlaca yükseltmek zorunda kaldı. Her kesim bu davalara fırsat verseydi daha az hırçınlık ve daha az linç olurdu. Belki davalarda daha az hata yapılırdı. Türkiye’de cinayetten hatta uyuşturucu kaçakçılığından bile hapse düşseniz ‘kader mahkumu’sunuz. Türkiye böyle bir yer. Mağduriyet görmeyiversin. Hemen yelkenleri suya indiriyor. Ergenekon ve Balyoz’dan hapse girenler benim için kader mahkumu değil. Hakkı yenmiş olanlar vardır. Aynı rütbeyi isteyen iki insandan birinin rakibinin adını davaya karıştırmış olduğuna dair iddiaları hep duyduk. Biz düz bir vatandaş olarak bu davanın takipçisi olmakla yükümlüyüz. Davanın adaletini biz tesis edemeyiz. O devletin işi. Benim bildiğim bir şey var ki; Ergenekon davası 2007’nin ocak ayında başlasaydı bugün Hrant Dink aramızda olurdu.

Hükümet bugün Cemaat’in de Ergenekon gibi bir tür derin devlet örgütü olduğunu söylemiyor mu?

Bu devlete hep birilerinin sızdığı söylendi. Sabetayistler, Çerkezler, Aleviler, takunyalı olarak kodlanan dindarlar ve aynı kategori içinde şimdi de Cemaat. Eğer kimlikler kendilerini ifade edemiyorsa, devlet aygıtı tarafından tehdit ediliyorsa, bu devlete sızma olur. Her organizmanın en büyük motivasyonu yaşamın devam etmesidir. Bunun önünü kesmenin yolu kitlesel insan kıyımı değildir. Çare açık toplum, devletin küçülmesi ve tüm süreçlerin şeffaflaşmasında. Örneğin; MİT’i çok güçlendirip bir grubun üzerine balyoz gibi indirmeye kalkarsan o grup 10 yıl sonra MİT içinde bir güç haline gelir. Baskı ve zulüm ile toplumsal hareketler bitirilebilseydi en başta Ak Parti olmazdı. İşte bizim liberal demokrat abilerimizin en büyük günahı burada. Cadı avı ise cadı avı. Hukuk devleti mi? Acelesi yok. Paralelin kökünü kazıdıktan sonra yapılır o işler mesele değil. Verdikleri sufleler bunlar.

AKP’yi eleştirel bir tutum takınmanız AKP örgütünde yer almış aileniz tarafından nasıl karşılandı?

Hiç bir vatan –millet – sakarya konusu aileden kıymetli değil. Vatanı da ailemiz onun içinde olduğu için severiz ve koruruz. Yoksa vatan dediğin dağdır, taştır. Ailem Rize’de ANAP’ın kurucuları arasında yer almıştır. Şu anda sadece Babam Ak Parti il yönetiminde. Pek bir sorun olmuyor zira benim zaten kendimi ifade edebildiğim alanlarım sınırlı. Telefon konuşmalarında damarlarına basmadığım sürece aramızda fazlaca bir sorun çıkmıyor. Zaman zaman Twitter ispiyoncuları annemi gaza getirebiliyor tabii. O durumlarda da Nilüfer’in (kızımın) fotoğraflarını gönderiyorum. Annemin endişesi de iktidar gücünün bana bir fenalık yapması.

Aksiyon dergisine verdiğiniz röportajda kardeşiniz Türkiye yazarı Yıldıray Oğur ile aranızın nasıl olduğuyla ilgili soruya “İş ortağım gibidir, çok da iyi bir gazeteci ve sağlam argümanlar bularak yazıyor” türünden bir cevap vermişsiniz. Yani asıl soruya cevap vermemişsiniz. Burada vermek ister misiniz, yoksa atlayalım mı bu konuyu?

Her kardeşin başka bir partiye oynadığı, seçim neticesi ne olursa olsun hep kazanan tarafta olan müteahhit ailesine benzetenler oluyor. Buradan onlara sesleniyorum. Yok öyle bir şey.

Saflar öyle keskinleşti ki, mesela Aksiyon’a röportaj vermeniz dahi Yıldıray veya “ona yakın ama artık size uzak” arkadaşlarınız nezdinde bir nevi ‘ihanet’ olarak algılanmış mıdır?

Biz Wikileaks için kutlama partisi düzenleyen bir Sivil Toplum kuruluşunun üyeleriydik. Keşke 12 Eylül’den önce de ses kayıtları çıksaydı da darbe engellenseydi diyen beyanlarımız var. Dünyanın en gelişmiş demokrasilerinde bile iktidarın büyük kabahatleri sızıntılarla ortaya dökülüyor. İktidar gücünün davaları boğmaması için önceden oluşmuş kamuoyu desteklerine ihtiyaç var. Çevremdeki insanlarla burada ayrıştık. Kendi tavrımı geçmişte yaptıklarımızla tutarlı buluyorum. Ancak fikri ayrışma olarak kalması gereken bir durumun ölüm kalım meselesine dönmüş olmasını Sayın Başbakan’a borçluyuz. Onun saçtığı nefret söylemiyle gaza gelip edilen kem sözleri de kimsenin başına kakmaya niyetli değilim.

Yine aynı röportajda “Liberaller bugünleri hatırlamak istemeyecek” diyorsunuz. Bu “liberaller” kavramını biraz açalım mı? O tanımın altına kimler giriyor benim için sıralar mısınız? Mesela siz onlardan biri değil misiniz?

28 Şubat’tan bu yana iyi bir sınav veren liberal-sol demokrat bir grup aydın var. Onların yazdıklarıyla şekillendi bizim zihinlerimiz de. Maslahatçılığın zirve yaptığı, maslahat güdülerek insanların öldürüldüğü bir dönemde bize ilke merkezli düşünmeyi öğrettiler. Aynı kişiler bugün çıkmış maslahatçılık yapıyor. Siyaseti kurtarmak olarak gördükleri mücadeleleri için her yol mübah diyorlar. Hukuksuzluklara gözlerini yumuyorlar. Adeta liberal bir dar-ül harb ilan ettiler. ABD’de, Avrupa’da bizdekinin binde biri söylentiler bile gündemi sarsmaya yeterken, bizim liberaller hükümete sınırsız bir dokunulmazlık tanımladılar. Küplerle bahçelerine gömdüklerini görsem farketmez dediler. 2025’e kadar oylarını vereceklerini açıkladılar. Tabii onları isim isim saymak istemem. Bu nihilizmin çeşitli nedenleri olabilir. Hep kaybeden tarafta olmaktan yorulmak, cemaatfobya, mahalle baskısı gibi. AK Troller ile kocaman aydınlar arasındaki söylem farkı gittikçe kapanıyor. İktidar savunuculuğu cerrahi zikrinde yakalanmış bir cezbe haliyle yapılıyor adeta. Bu hal, hal değil. En çok da siyaset kurumu için kötü. Çünkü AK Parti’nin ak kefenli köşe yazarlarına değil; soğukkanlı, eğriye eğri, doğruya doğru diyen, ateşe körükle gitmeyen, gaza getirmeyen zihinlere ihtiyacı var. Ben aydın değilim ama onlardan biri de değilim. Çünkü bugüne kadar kurtarıcı tek adam kültüne karşı oldum. Hemşerim diye ya da bugüne kadar topladığım kredileri bu tek adam devrinde yüksek kurdan bozdururum hesabıyla fikir değiştirmediğim için kendimi takdir ediyorum. Bu kolay bir şey değil.

Size göre film nerede koptu, saflar neden sonra böyle keskinleşti?

Bir konudaki kanaatimiz 100 puanlık artı-eksi skalasında 51 olduğunda değişir. Skalanın artı ucundakilere fanatik, eksi ucundakilere de düşman diyelim. AK Parti konusunda kanaatleri ortalarda gidip gelen insanlar önceleri iktidar çevresinde makbuldüler. En azından aforoz edilmiyorlardı. Dershane tartışmasıyla başlayan Cemaat-AK Parti savaşında ise Erdoğan %100 destek istedi. Skalanın artı ucuna gitmek istemeyenlerle film koptu. Kopunca da pek çok kişi eksi uca savruldu.

”Basit bir blogda bile yazamayacak kabiliyetsizlikte bir sürü insan ulusal gazetelerde köşe yazarı oldu” demişsiniz, devletin kadrolarında da böyle bir kabiliyetsizlik, yetersizlik var mı?

Adı karikatürleşmiş internet figürleri kanaat önderi bugün. Vaktinde bu işi doğru düzgün yapanlar da onlara gösterilen teveccühe kapılıp onlar gibi oldu. İnanamıyorum, daha dün gülüp geçtiğimiz insanlar yazar taifesine rol model şu anda. Bu atmosfer iktidarın etkin olduğu her yeri kaplamış durumda. Devletin ajansının başındaki kişiye bakın. Kah bir coşkun deniz, kah bir hırçın ergen. Şu anda bu hal o kadar popüler ki. Yeni prens tipi bu. Bunun nedeni Başbakan’ın tek karar verici olması. Daha da büyük nedeni ise Başbakan’ın tek ilham verici olması. Bir otoriter rejim düşünün. Her şeye tek adam karar veriyordur ancak sağda solda 10-20 tane ilham verici vardır. O ilhamlar karar vericinin kararlarında etkili olur. Bugün tek karar vericimiz olmasından daha büyük risk tek ilham vericimizin olması.

Evet AKP her yere AKPlileri yerleştirmek istiyor, tamam… Peki yetişmiş elemanı, iyi yazan yazarı gazetecisi mi yok? Hem çok ilerliyoruz ama yollar ve inşaatların dışında niye vasatlığın hükümranlığındayız?

Taraf’tan ayrılanların toplandığı Serbestiyet sitesinde ayrık otu nev’inde yazılar yazıyorum. Bir yazı için sorunuzun ana fikri hakkında düşündüm. Uzaylılar gelse ve Türkiye’yi komple ışınlasa dünyada ne değişir, diye sordum kendime. Sadece fındık fiyatları artıyor. Örneğin; Kanada ışınlansa en azından Justin Bieber hayranları isyan eder. Bizde laf çok ama ürün yok, marka yok, dünyayı sarsacak fikir yok, film yok. Bu böyle giderse küreselleşmiş dünyada şansımız yok. Böyle bir Türkiye’nin her türlü insanın üreteceği enerjiye ihtiyacı var. Sadece Kartal Anadolu İmam Hatipliler yetmez. Robert Liseli’lerin de Fatih Liseli’lerin de omuz vermesi gerekir. Başbakan’ın insanları kitleler halinde bozuk para gibi harcama lüksü yok. Başbakanın düşmanlaştırıcı söylemi yüzünden kendisine bu ülkede bir gelecek hayali kuramayan pek çok genç var. Bir Alevi benim oğlum büyüyecek, büyük adam olacak diye sevemiyor. Kategorik olarak dışlandıklarını düşünüyor. Fatih Üniversitesi’nden mezun üniversitesini söylemekten çekinir hale geldi. Beyaz Türkler’in müflis hayatlarında aldıkları nefes ziyan. Bu her türlü toprak kaymasından da, sermaye kaçışından da daha tehlikeli bir kuraklaşmadır. Bu çağda iktidarların övüneceği icraat en büyük havaalanını yapmak olmamalı, ülkede güven inşa etmek olmalı. Bunu yaparsan her türlü büyük proje ayağına gelir zaten. Böyle bir atmosferden dışarıya beyin göçü olmaz, aksine Hindistan’dan, Malezya’dan, Çin’den transfer edersin.

”Şu anda Başbakan’ın istese 1 saatte kovabileceği köşe yazarı sayısı 454” demişsiniz. 454’ün içinde ben de var mıyım? Bu meşum listeye girmenin kriterleri nedir?

Oturdum saydım. Kendisinin bile değil, özel kalemden gidecek bir telefon ile dakikasında kovulacak köşe yazarı sayısı 454. Siz yoksunuz. Sizin gazeteleri buna katmadım. Orada daha uzun ve sofistike bir çalışma yapması gerekir muhtemelen. Sonuçta Başbakan’ın devlet aygıtını evindeki uzaktan kumanda rahatlığında kullandığını gördük. Devlete bir şekilde temas eden bütün sektörleri, ki bunlar tüm sektörler oluyor, devlet gücünü üzerlerine salmakla tehdit ediyor. Bunu gizli kapalı da yapmıyor.