Gülen cemaati ve liberaller sayesinde AKP "ılımlı İslamcı" olarak algılandı

İslamcılık tartışmasında görüşlerine başvurduğumuz siyaset bilimci Doç. Yüksel Taşkın: "İleride bu dönemin tarihini yazanlar, eleştirel İslamcı birikimin AK Parti'nin otoriterleşmesi karşısındaki sessizliğini anlamakta güçlük çekecekler."

Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Yüksel Taşkın, İslamcılık ve muhafazakarlık konusunda Türkiye’nin yetkin akademisyenlerinden biridir. “Milliyetçi Muhafazakar Entelijansiya” ve “AKP Devri: Türkiye Siyaseti, İslamcılık ve Arap Baharı” başlıklı kitaplarında bu konuları derinlemesine işler. Doç. Taşkın’ın kapısı, geçen hafta Zaman gazetesinde başlayan ve neredeyse tüm muhazakar yazarları içine alan İslamcılık tartışmasında çaldığım ikinci kapı oldu. (Dün İslamcı camianın önemli isimlerinden Hamza Türkmen ile önemli bir giriş yapmıştım.) Doç. Taşkın, her zamanki gibi son derece önemli ve zihin açıcı yorumlar getirdi. Devrimci İslamcılar’ın nasıl bu kadar hızlı “sistem içine çekildiklerini”, İslamcılar ve devlet arasındaki ilişkinin tarihini ve AKP’nin ‘İslamcılığı öldürmesi’ tartışmasının ardında yatan ideolojik ayrışmayı anlattı. Ve sözlerini önemli bir uyarıyla bitirdi: “İslam adına toplum mühendisliğine soyunanlara İran İslam Devrimi ve sonrasını iyi yorumlamaları önerilir.” Ben de bu röportajın büyük bir dikkatle okunmasını öneririm.

İslamcılık ile muhafazakarlık arasındaki fark nedir?

İslamcılık, İslam’a en uygun olduğuna inanılan hayat tarzını kurma arayışıdır. İdeal Müslüman için şart olan bir dizi ideal toplumsal yapı öngörülür. Sadece Müslüman’ın imanını kurtarması hedeflenmez. Bunun için “temiz bir akvaryum” vazgeçilmez görülür. Başka bir ifadeyle, toplumsal yapının dönüştürülmesi de amaçlanır. Bu haliyle İslamcılık, muhafazakarlıktan farklıdır. Muhafazakar ideoloji, geçmişten süzülerek gelen geleneklere ve kurumlara güvenir ve dinin bunlar vasıtasıyla yaşanabileceğine inanır. Ani ve sert değişime karşı kuşku duyar. Farklı İslamcılıklar ise belli bir altın çağ özlemiyle benzeşirler; bunun nasıl ihya edileceği sorusuyla ise kendi aralarında alt guruplara ayrılırlar. Siyasal İslamcılar, uzun süre devleti ele geçirerek yukarıdan aşağıya İslamileştirme hayali kurdular. İran bu hayalin ete kemiğe büründüğü ama büyük bir başarısızlık yaşadığı en önemli deneyimdir. İran devriminden sonra, “önce devlet, sonra toplum” yaklaşımı büyüsünü yitirdi.

İslamcılar arasında bu bakımdan ayrışmalar olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aşağıdan yukarıya değişimi savunan hareketlerle siyasal İslamcılar arasında bazı gerilimler vardır. Bu anlayış, Ali Bulaç’ın tarifini izlersek, kendi içerisinde sosyal ve fikri İslam şeklinde ikiye bölünebilir. Aşağıdan yukarıya İslamileştirme yanlıları, kültürü dönüştürmeden devletin ele geçirilmesini manasız bulurlar. Bunun da çok sayıda alt gurubu var: Türkiye’de Nurculuk, Mısır’da İhvan gibi. Mısır İhvanı’nın Türkiye Nurculuğundan farkı, siyasal İslamcı taktikleri bütünüyle boşlamaması, fırsat bulduğunda bu alana da yönelmesidir. Elbette bu kategoriler arasında geçişler var, bunlar bıçak keser gibi ayrışmıyorlar. Tarikat, cemaat gibi geleneksel yapılar da siyasal stratejileri bakımından yukarıdaki kategorilere yerleştirilebilirler. Sözgelimi Kadirilikten esinlenen ama siyasi parti kurmaya yönelen hareketler olduğu gibi, eğitim alanından çıkmayan, önce “imanı kurtarmayı” amaçlayan yapılar da var. 

AKP İslamcı mı yoksa muhafazakar mı?

AK Parti’yi siyasal İslamcılığın devrimci değil, tedrici değişim yanlısı ekolüne yerleştirebiliriz; tıpkı Milli Görüş’ün diğer partileri gibi. Her ne kadar programında “Muhafazakar Demokrat” yazıyorsa da, AK Parti’nin bu vaadini gerçekleştirememesi; yani siyasal İslamcılığının yerine başka bir şey koyamaması da onun İslamcılığına delildir. AK Parti, siyasal İslamcılıkla merkez sağ gelenek arasında bir sentez arayışına girdi ama buradan çıkamadı. Bunu başaramadı. Bunu başarabilseydi belki bugün devam eden tartışmalar daha farklı yürürdü.

Bu dediğinizi biraz açar mısınız?

Osmanlı’nın son döneminde Batı karşısında İslam kaynaklı yenilenmeyi savunan bir İslamcı anlayış şekillenmeye ve fikren zenginleşmeye başlamıştı. Cumhuriyet, din alanına yaptığı sert müdahalelerle, Osmanlı’da oluşan bu İslamcı birikimi kurutmuş oldu. Hürriyet fikrine sıcak bakan ve Osmanlı’dan devreden kent İslam’ı kendisine alan bulamayınca, İslamcılık sadece taşrada yeniden hayat bulabildi. Cami imamlarının Kuran kursları üzerinden oluşturdukları ağlarla yeniden canlanmaya yöneldi. Cumhuriyet, İslamcılıktaki nitelik kaybına katkı sunmuş oldu. Yine Bektaşi tekkelerinin kapatılması da Aleviliği taşraya sıkıştırdı. Kemalistler modernleşmeyle uyumlu Bektaşiliği de zayıflatmış oldular. Böylece Kemalistlerin toplum mühendisliği, istemeden de olsa, tutucu ve fazlasıyla milliyetçi bir İslamcı geleneğin doğmasına vesile oldu. Bana göre Said Nursi, Osmanlı geleneğinden az çok beslenebildiği için, okur yazarlara, Türklere ve Kürtlere hitap edebilen bir İslamcılık tarif edebilirken; Necip Fazıl Kısakürek İslamcılığı, abartılı milliyetçiliğiyle Cumhuriyet’in çizdiği parametrelerin ürünüdür.  Erdoğan İslamcılığı kimin paltosundan çıkmıştır? Necip Fazıl Kısakürek’in…

İslamcılığın tutucu bir milliyetçilikle hemhal olması Kürt meselesini nasıl etkiledi?

Özellikle Nurcular, Erbakan’ın Kürtlerle olan temasından rahatsızdı. Erbakan, Milliyetçi muhafazakar çerçevenin dışına çıkmaya çabaladığında sert tepki topladı. Soğuk Savaş bittiği zaman ise, İslamcılar ve Türk milliyetçiliği zoraki nikahını sona erdirdi. En azından uzunca bir dönem için. İslamcılar, hem Kürt meselesine daha rahat bakmaya başladılar hem de enternasyonel İslamcılığı keşfetmeye yöneldiler. Türk İslamcılığının asla hoş görmediği İran sempatisi buna bir örnektir. 80’lerin orasında yeni bir İslamcı entelektüel kuşak oluşmaya başladı. İran Devrimi, Filistin, Afganistan ve Cezayir’de yaşanan İslamcı mücadelelerden etkilenen bu kuşak için İslam yeniden evrensel bir boyut kazanmaya başlamıştı. Bu devrimci İslamcılar, kısa sürede sistem içine çekildiler. Şimdi büyük çoğunluğu AK Parti’deler. Peki bu kadar hızla nasıl sistem içine çekildiler?

Evet, nasıl çekildiler?

Özal’ın iktisadi reformları ve mütedeyyin kadrolara devleti açması önemli bir etkendi. 90’larda İslami sermaye güçlenmeye başladı. Bu sermaye, eğitim ve medyaya yatırım yaptı. Buralarda oluşan iktisadi ve kültürel sermayenin, zamanla kendilerine uygun bir siyaset sınıfı oluşturma çabalarıyla ortaya AK Parti çıkacaktı. Kısaca önce iktisadi sermaye, ardından kültürel sermaye ve ardından da siyasal sıçrama şeklinde basit bir model önerebiliriz. Geçmişin İslamcı radikalleri, işte bu güçlenen ağlara dahil edildiler. Erbakan’ın 90’ların başından itibaren, bu kadroları Refah Parti’sine devşirdiğini de unutmayalım. Nurcular da, mütedeyyin gençlerimizi “zararlı devrimci ideolojilerden korumak” bakımından hayli önemli bir rol üstlendiler. 90’lar sadece Türkiye’de değil, bölgemizde de “önce devlet sonra toplum” eksenli siyasal İslamcılığın gerilediği yıllardı. Şimdi büyülü sözcük, devrimcilik değil, demokratikleşmeydi…

Milli Görüş ve o akımın ‘gömleğini’ çıkartarak AKP’yi kuranlar arasındaki en temel fark bu muydu?

Milli Görüş’ün sürekli devletle çatışması ve rövanşist İslamcılığa sıkışması, demin bahsettiğimiz yeni İslamcı aktörleri, AK Parti’de nihayetlenecek siyasal bir arayışa yönlendirdi. Bu arayış, 28 Şubat sürecinden hemen önce başlamıştı. Önce RP’den “mütedeyyin bir ANAP” çıkarmaya gayret edildi.  Bu olmayınca, ANAP kökenli muhafazakar isimler, Erdoğan ve Gül etrafında yeni bir arayışa yönlendiler. AK Parti, “Milli Görüş gömleğini çıkardığını” iddia ettiği için, başta Gülen Cemaati olmak üzere, pek çok Nurcu çevreden de yoğun destek alacaktı. Nurcular, siyasal İslamcılığa mesafeliydiler. Erbakan İslamcılığı, onlara göre, toplumun “İslamcılar ve diğerleri” şeklinde bölünmesiyle sonuçlanmıştı. Nurcular, İslam için daha partiler üstü ve hegemonik bir konum tahayyül ettikleri için başlangıçta AK Parti projesine yoğun destek verdiler. Denilebilir ki, Gülen Cemaati ve Liberal aydınlar sayesinde, AK Parti, yurtta ve cihanda “ılımı İslamcı” olarak algılanmaya başlandı.

Yani bir imaj yaratıldı diyorsunuz. Peki gerçekte AKP kadroları ‘dönüşmemiş’ miydi?

AK Parti’nin çekirdek kadrosu, ciddi bir ideolojik değişim geçirmiş miydi? Bu sorunun cevabı, bazı arayışlarının olduğu ama bu arayışların başka bir kimliğe, özellikle muhafazakar demokratlığa evrilemediğidir. Tam da bu nedenle, “imaj meseleleri” uzunca bir süre Cemaat’e ve liberallere havale edildi. Bu ortaklığı mümkün kılan “ortak bir düşmanın” mevcudiyetiydi: Askeri vesayet. Elbette mesele sadece ideolojik değildi. Özal zamanında özellikle Gülenciler sadece iktisadi alanda değil, devlet bürokrasisinde de etkin olmaya başlamışlardı. Devleti tanıyorlardı. Özellikle Kürt ve Alevi alerjisi üzerinden devlet içerisinde oluşan sağcı ittifaklarda yer almaktaydılar. AK Parti’yse devleti tanımıyordu. İşte tam da bu noktada Cemaat, AK Parti’ye “yol göstericilik” yapmaya başladı. Erdoğan, derin devletle mücadelesinde Cemaat’e yaslandıkça, özerkliğini ve hareket alanını yitirdiğini görmeye başladı. 2010 Referandumu’ndan sonra, özellikle yargıda oluşan yapılanmadan duyduğu ürküntüyle Cemaat’in etkisini kırmak için hazırlanmaya başladı.

Peki tüm bunlar Zaman gazetesinde Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne’nin başlattığı ve ardından bir çok muhafazakar yazarın katıldığı İslamcılık tartışmasını nasıl aydınlatıyor?

Buraya kadar ortaya koyduğumuz çerçeve, bugün yaşanan “İslamcılık bitti mi?” tartışmalarını anlamamızı kolaylaştırabilir. AK Parti, Cemaat çatışmasının açığa çıkmasından sonra, İslamcılık tartışmaları alevlendi. Gezi direnişi patlak vermeden hemen önce Mümtaz’er Türköne, “İslamcılığın bittiğini” iddia eden yazılar kaleme almıştı. O zaman da bugün olduğu gibi lehte ve aleyhte yazılar kaleme alınmıştı. Burada ilginç bir husus var: AK Parti iktidarında, İslamcılık içi tartışmaların büyük ölçüde dondurulduğunu görüyoruz. Arap Baharı patlak verene kadar, İslamcı cenahta ciddi tartışmalar, itirazlar duyulmadı. AK Parti’nin “dışarıya” karşı verdiği mücadeleler, İslamcı çevrelerin parti lehine seferber olmalarını getirdi. Elbette burada da iktidara yakın olmanın getirdiği maddi ve manevi avantajlar etkili oldu. İleride bu dönemin tarihini yazanlar, eleştirel İslamcı birikimin AK Parti’nin otoriterleşmesi karşısındaki sessizliğini anlamakta güçlük çekecekler.

Sessizliğin sebebi ‘Hele bi vesayet yenilsin’ miydi?

Olan şuydu: İslamcı entelektüeller, siyaset karşısındaki özerkliklerini yitirdiler. Bunun ardından da inanılması güç bir fikri çoraklaşma yaşanmaya başlandı. Bu topluma uygun, hayata geçirilebilir siyasal önerilerin yerini, ayağı yere basmayan soyutlamalar almaya başladı. İçeriği anlaşılamayan müphem bir İslamcılık, değişimi ıskalamanın bahanesi olarak öne çıkarıldı. 2010 Referandumu’ndan sonra İslamcı çevrelerde AK Parti’nin daha gür bir şekilde eleştirilmeye başlandığı görülmüştü. Bu itirazlar, daha çok, “AK Parti eliyle dindarların seküler sisteme entegre edildikleri” endişesiyle ilgiliydi. “Ülkenin neden bir türlü demokratikleşme sürecini tamamlamadığı veya neden otoriterleşme yoluna sapıldığı” türünden eleştiriler, sadece Cemaat medyasında yer bulacaktı. O da AK Parti’yle kavga başladıktan sonra. Öncesinde değil!

O cenahtan kimsenin samimi derdi demokratikleşme değil gibi anlıyorum…

İlginç olan husus iki yeni sürecin, bu eleştirilerin yeniden dondurulmalarına yol açmasıdır: Arap Baharı sürecinde AK Parti’nin İslamcı bir tutum aldığına inanan pek çok İslami oluşum, partiye yeni bir kredi açtılar. Yine 17-25 Aralık sürecinde Cemaat’in “uluslararası güçler adına Erdoğan’ı harcamak istediği” algısı, Arap Baharı’yla ilgili AK Parti politikasıyla ilişkilendirildi. Hem AK Parti liderliği hem de parti medyasındaki organik aydınlar, bu algıyı derinleştirdi. Mümtaz’er Türköne’nin İslamcılığın nasıl bittiğiyle ilgili tezi son derece yalın: “İktidar her muhalif ideolojiyi bitirir. İslamcılık iktidara geldi ve bitti.” AK Parti’nin iktidarında, “sivil alanın daraltıldığını, din alanının devletleştirildiğini” savunuyor, Türköne. Aslında Cemaat’e yakın yazarlarda ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor: AK Parti’nin “İslamcılığı bitirdiğini” söyleyen de onlar; “partinin fazlasıyla İslamcı bir çizgiye yaslandığı” eleştirisini yapanlar da onlar.

Bu tartışmada bir de ajanlık meselesi var. Ali Bulaç devlet tarafından kullanılan İslamcılardan dem vuruyor. Sizce yok mu böyle kimseler?

Ali Bulaç’ın İslamcılık tartışmasına Türköne’den daha farklı bir yerden girdiği teslim edilmelidir. Bulaç İslamcıları üç nesile ayırıyor: Birinci nesil, devleti kurtarmaya; ikincisi İslami Devlet kurmaya gayret göstermişlerdi.  Üçüncü neslin, sivil alanı daha öne çıkarıp devlete mesafe alması gerektiğini ima ediyor, Bulaç. AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesinin, “İslamcılığı” bitirmediğini, ama dondurduğunu; AK Parti’nin Üçüncü Nesil İslamcılığının doğuşunu engellediğini” iddia ediyor. AK Parti’nin sosyal ve fikri İslam birikimini zayıflattığı eleştirisinde bulunuyor. Türköne ve Bulaç’ın anlaştıkları husus; “AK Parti’nin İslamcı olmadığı ama İslam’a zarar verdiği.” Bulaç’ın yazılarında komplocu düşünme alışkanlığının izleri açıkça görülebiliyor. Bu devlet algısı, konuyu “mahallemizdeki derin yapılara” getirir. Bulaç, 1970’lerden bu yana devlet’in ajanları yoluyla İslamcı harekete sızdığını iddia ediyor. Kendisine de ajanlık teklif edildiğini, ama bunu reddettiğini,  yakın çevresinden bazı önemli İslamcıların ise bu teklifi kabul ettiklerini gözlemlediğini iddia ediyor. Bulaç’ın ardından ettiği laflar hakikaten çok ciddi: “(Ajanlığı kabul eden o arkadaşların) iyi yerlere geldiklerini” söylüyor. Bulaç ve Türköne’den de bildikleri isimleri paylaşmaları beklenir. İma yoluyla zan altında bırakmak doğru bir tavır değildir.

AK Partililer ve Cemaat medyası arasındaki ajanlık suçlamaları neyi gösteriyor?

İki tarafın da devleti kutsadığı gerçeğini. Cemaat, devlette etkin olduğu zamanlarda, AK Parti’yi kendi gündemine ikna etti. Şimdi Cemaat, devletten dışlanıyor ve sivillik adına eleştiriler yapıyor. AK Partililere ise devletin ali menfaatlerini savunmak düşüyor. Bülent Arınç’ın Cemaatlere yönelik söylediği; “Sizin varlığınız bize bağlıdır. Biz yoksak siz de olmazsınız” cümlesi aslında çok şey anlatıyor. Devlete karşı mücadele veren siyaset sınıfının devlet olduktan sonra, sivil topluma yeni güç dengelerini anımsatması bakımından manidar sözler bunlar.

Bu İslamcılık tartışması AKP-Cemaat arasındaki kavganın son yarılma alanı diyebilir miyiz?

Evet. “İslamcılık bitti” eleştirileri, Cemaat medyasından gelince, buna verilen yanıtlarda da ak Parti’yi savunma kaygısının öne çıkabildiği gözleniyor. Yeni Şafak’tan Ergun Yıldırım, Cemaat kalemlerinin özeleştiri yapmamalarını eleştiriyor: “Oysa Cemaatizm, ruhani otoriterlik, liderleri Gülen’e yükledikleri “masumiyet ve masuniyet” anlayışı gibi konularda tek kelime etmiyorlar… Ruhani otoriterizmin kucağında yaşıyorlar.” Yıldırım, bu tartışmaları yürütenlerin İslamcılığın ölmesini ve böylece Batı hegemonyasının daha da güçlenmesini istediklerini iddia ediyor. Bu tartışmalarda en net reddiye Hayrettin Karaman’dan geliyor. “Dünya yüzünde Müslümanlar var oldukça, adına İslamcılık deyin, demeyin “İslam davası ve bu davanın sahipleri var olacaklardır. Dava, İslam’ın hayatın bütün alanlarında var olması, İslam din ve medeniyetinin en uygun üslup içinde dünya insanlığına sunulması, Müslümanların bir şekilde birleşmeleri ve bütün dünyanda adil bir düzenin hakim olmasıdır.” Karaman’ın bu sözleri, çok sayıda İslamcının tartışmadaki tavrını özetliyor. İslamcılık tartışmaları devam edecek gibi görünüyor.

Neden?

Bana göre bu tartışmaların en önemli nedenlerinden birisi, AK Parti’nin yaşadığımız topluma uygun, demokratik zihniyetle uyumlu bir kimlik geliştirememesidir. Adına muhafazakar demokrasi veya Müslüman demokrasi, ne denilirse denilsin,  AK Parti, bu toplumu kucaklayabilecek bir ideoloji üretemedi. Böyle olunca, soyut İslamcılık ve reel politik arasında salınıp duruyor. Daha da kötüsü, reel politik tercihlerine İslami kılıflar uyduran bir “ulema”yı da güçlendirmiş olmasıdır. Arap Baharı, tüm İslamcı çevrelerde olduğu gibi, AK Parti’de de İslamcı bir beklenti yarattı. Sadece Cemaat’le olan mücadele değil, Arap Baharı’nın ortaya çıkardığı dinamikler de yeni bir İslami canlanmayı tetikledi. Bu heyecanın AK Parti’yi de etkilediği söylenebilir. 17-25 Aralık süreci de AK Parti’nin İslamcı söyleme daha da abanmasına yol açtı. Bana göre AK Parti’nin siyasal İslamcılığı canlandırması, yeni olana dair yeni şeyler söyleyemeyerek eskiye sığınması anlamında psikolojik bir geri savrulmadır. İslam adına toplum mühendisliğine soyunanlara İran İslam Devrimi ve sonrasını iyi yorumlamaları önerilir. Yine 20. yüzyılda totaliter rejimlerin neden çöktüklerini yeniden anımsamalarında büyük yarar vardır.