'İslamcı ajanları gerçekten görmek istersek iki olaya bakabiliriz'

İslamcılık tartışmasında söz tarihçi Erdoğan Aydın'da. Bu tartışmayı önemseyen Aydın şöyle diyor: "Laiklere özgü İslamcılık sorgulamalarını artık İslamcılar yapıyor."

“İslamcılık öldü mü?” “Devletin kullandığı İslamcı ajanlar kimdi?” sorularıyla başlayan tartışmayı bir tür AKP-Cemaat kavgası gölgesinden kurtarmak amacıyla hafta başından beri hem konuyu iyi bilen hem de doğrudan bu iki taraftan birine mensup olmayan kişilerle konuşuyorum. Daha önce “İslamcılık ve Din Politikaları”, “İslamiyette Ahlak ve Kadın”, “İslamiyetin Ekonomi Politiği”, “Osmanlı’nın Son Savaşı: Turan Hayalinden Sevr’e” gibi kitaplar yayınlayan tarihçi Erdoğan Aydın konuşuyor bugün. Tartışmanın salt AKP’ye karşı pozisyon almak için araçsallaştığını ve dolayısıyla kısırlaştığını söyleyen Aydın, İslamcılığın bugünün dünyasına çözüm üretemediğini belirtiyor: “Laiklere özgü İslamcılık sorgulamalarını artık İslamcılar yapıyor.” 12 yıldır iktidarda İslamcı geçmişi olan partinin var olmasını ise şöyle yorumluyor: “İslamcıları ajanlaştıracak bir devlet yok, İslamcıların elindeki yeni bir devlet var artık.”

 

Cumhuriyet, Türkiye’de İslamcılığa nasıl tesir etti?

Erken Cumhuriyet döneminde İslamcılık akımı kırsala sıkışmış ve savunmacı bir halde idi. Cumhuriyetin İslamcılıkla işini zora ve onun tuttuğu alanları Diyanet üzerinden olabildiğince daraltmaya yönelmesinin sonuçlarıydı bunlar. Bu dönemde İslamcılığın önemli bir zaafı ve giderek artan bir avantajı olduğunu saptamalıyız. İslamcılığın zaafı, Cumhuriyet ve laik bir modernleşme hamlesi karşısında monarşiyi ve hilafeti savunan bir geleneğin temsilcisi olmasından geliyordu. Bir anlamda tarihin dışına düşmüş, sözcüğün gerçek anlamında bir gericilik konumunda olmasıydı. Giderek artan avantajı ise, cumhuriyetin, çok kimlikli bir coğrafyayı tektipleştirmek için uyguladığı baskılar yanında, sermaye birikimini hızlandırmak için kırsal nüfusa çok ağır vergi ve angarya yüklemesinin neden olduğu tepkilerin İslamcılığa beslenme alanı yaratmasıydı. Üstelik tektipleştirmenin Türklük yanında Sünnilik ekseninde kurulması da, İslamcıların hareket ve meşruiyet alanını genişleten bir işlev görüyordu. Kısacası aralarındaki modernleşme-gelenek kavgasına karşın, Cumhuriyetin gerçek bir demokrasi ve gerçek bir laiklikten uzak durma iradesi, İslamcılığın, hem bu rejimden beslenmesini hem de onun organik parçası olmasını sağladı. Burada tek istisna Kürt İslamcılığıdır ki rejim için asıl sorun, onun İslamcılığı değil Kürt yanıdır. Esasen toprak reformu yapmayan sınıfsal yanı ve Diyanet’i yaygınlaştıran Sünnileştirici yanıyla Cumhuriyet, İslamcılığın beslenme alanını da hep ayakta tutmuştur.

AKP'nin iktidar olması Türkiye'de İslamcılık açısından bir dönüm noktası mıdır?

Kuşkusuz AKP iktidarı, İslamcılığın devlet içinde kurumlaşması ve giderek elde ettiği özgüven üzerinden kendisini devlet olanaklarıyla topluma dayatması ve sermayedarlarını büyütmesi açısından bir dönüm noktasıdır. Ancak bu işin AKP öncesi dönemi var. Türkiye'de İslamcılık açısından asıl dönüm noktası, hatırlatılması İslamcıların hoşuna gitmiyor ama bizzat 12 Eylül 1980 askeri darbesidir. 1970’lerin sonu, gerek sosyalizm gerekse de bağımsızlık mücadelelerinin gösterdiği toplumsal dinamizme karşı bizzat ABD’nin şekillendirdiği “Yeşil Kuşak” projesi çerçevesinde, Fas’tan Endenozya’ya kadar bütün İslam nüfuslu ülkelerde İslamizasyonun geliştirildiği bir dönemdir. Projenin Türkiye ayağı bizzat 12 Eylül darbecilerince gerçekleştirilecekti. Nitekim solu büyük bir şiddetle ezerken ortaya çıkacak toplumsal boşluğun İslamcılıkla doldurulmasına yönelik bir dizi düzenleme ve yönlendirme yapılacaktı. Bu kapsamda Diyanet’in geliştirilmesi ve din derslerinin zorunlu kılınması yanında, sonraki dönemde sorgulanabilmelerini engellemek üzere Anayasal güvenceye alınmaları özellikle anımsanmalı. İslamcı kanaat önderlerince, bırakın eleştirilmeyi, aksine cansiperane desteklenmesi, örneğin Necip Fazıl tarafından “iç darbe değil iç şahlanış” diye alkışlanması, Fethullah Gülen tarafından “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam” iletilmesi bu diyetin borcu olacaktı. İslamcılığı büyüten bu destekler sonraki dönemde de sürdü. Ve nihayet bu çok uygun ortamda İslamcılık, rejimin krizlerinden de faydalanarak 90’larda iktidar seçeneği olacaktı.

Peki öyleyse 28 Şubat ve ardından gelen 12 yıllık AKP iktidarı İslamcılığın ruhunu nasıl etkiledi diye sorayım…

Sözünü ettiğiniz bu sürecin farklı aşamalarında farklı ruhlarla karşılaşıyoruz. İslamcılığın, önce “milli görüş gömleğini çıkarıp” reformasyon yönelimine girdiğini ve bu durumu 2007’lere kadar sürdürdüğünü görüyoruz. Ama belli ki bu değişim, bir muhasebenin sonucunda sindirilmiş bir değişim değil, amiyane tabirle bükemediği eli öpme haliydi. Yine de bu süreç boyunca İslamcılığın ruhu pozitif bir değişim geçirdi denilebilir. Kendisine yapılmış haksızlıkları aşarken aynı zamanda dünyevileştiğini, kendi dışındakilere yapılan haksızlıkları da dillendirip çözme umudu yarattığını görüyoruz. Özellikle AB reformları ve Kürt sorununa ilişkin kimi pozitif açıklamalar, liberal aydınların da cansiperane destekleriyle, İslamcılığın dönüşümünden yana gerçekliği aşan bir görüntü yarattı. Öyle başlamasına karşın bir kontr-gerilla yargılaması olmaktan özenle uzak tutulup, sadece Hükümete ve İslamcılığa karşı faaliyeti yargılamakla kendini sınırlayan Ergenekon davaları, İslamcılığın gerçekte demokrasi değil sadece rakiplerini elimine etme peşinde olduğunu gösteren bir ayna oldu. Aynı süreçte KCK adı altında Kürt siyasetine karşı yürütülen operasyonlar ve sermaye birikimi konusunda gözü kara piyasacılık, aslında İslamcılığın memlekete demokrasi vadetmediğini sadece kendi mutlak iktidarını inşa peşinde olduğunu gösterdi. Keza uzun dönem süründürülen Alevi Açılımının oya dönüşmediğinin görülmesi sonrasında Alevi karşıtı dile geri dönülmesi de, İslamcı ruhun değişmediğini, sadece makyajlandığını gösterdi. Bunlara rağmen pek çok liberal demokratı kendi militanı gibi kullanabildiği 2010 referandumunu da kazandıktan sonra, “Gelecek inşa dönemidir, inşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak” denilerek, artık destekleyicilerine ihtiyacı kalmadığını ilan edecekti.  

İslamcılığın ruhunu değiştiren özgüven miydi o zaman?

Özgüven, yol ortaklarının birlikte yürüyebilme kapasitesini sona erdirdiği gibi, herkese hiyerarşi dayatma, dışa karşı yayılmacı bir çizgi ve içe karşı artan bir İslamcı dil ve örgütlenme olarak belirginleşti. Bu süreçte uzlaşılırmış gibi davranılan tek güç, bir türlü bileği bükülemeyen Kürt siyasal hareketi oldu ve çözüm için değil ama onu etkisizleştirmeye yönelik bilinen “çözüm süreci” başlatıldı. Ancak Gezi direnişi gerçekte İslamcı hayallerin yükseliş sınırlarına işaret eden önemli bir manivela olacaktı. Gezi karşısında sergilenen tutum, en meşru talepleri bile düşmanlaştırma ve polis şiddetine ek toplumu birbirine kırdırma kararlılığının göstergesi oldu. Bütün bu şiddet ve uzlaşmazlık, İslamcılığın, demokrasinin gerekleri konusunda dünyevileşemediğini, aksine konum kaybı belirginleştikçe İslamcı normlara daha sıkı sarıldığını gösteriyor. Bu normlardan ise, alınan iktidarın verilmemesi ve paylaşılmaması, Kürt ve Alevi sorunlarının eşit yurttaşlık temelinde çözülmemesi, emeğe Avrupa Birliği’nin sosyal standartlarının bile verilmemesi ve toplumu imam hatipleştirilme dayatmasının sonuna kadar sürdürülmesi çıkıyor ne yazık ki.

Ali Bulaç'ın başlattığı tartışmada devlet için çalışan ajan İslamcılardan söz ediliyor. Sizce Türkiye'de taşların yer değiştirmesinde etkili olmuş mudur bu kimseler? Önemser misiniz siz bu ajanlık olgusunu?

Bu somut durum özgülünde konuşursak, hayır önemsemem. Çünkü mevcut iktidarın veya kritik adamlarının, eski devletin ajanları olduğu, dolayısıyla bu iktidarı eski devletin getirdiği veya yönettiği şeklindeki ima, AKP’nin Cemaate yönelttiği gözü kara saldırıları göğüsleme çabalarının yansıması görünüyor. İslamcı ajanlar iddiası elbette ki mesnetsiz değil ve ima edildiği gibi devletin en tepesinde, dünkü devlete de ajanlık yapmış olanların varolma olasılığı küçümsenemez değerde. Esasen her hareketi kontrol altında tutmayı ve kimilerini ihtiyaç olduğunda başkalarına ve kendi camiasına karşı kullanmayı bir yönetim tekniği haline getirmiş bir devlet geleneğinde olmaması anormal olurdu. Ancak devlet yapısındaki değişimi bu temelde açıklamak, Lenin’in Alman ajanı, Öcalan’ın MİT ajanı olduğu gibi zamanında bir hayli ısıtılmış iddialar gibi mesnetsiz.

Nasıl yani, tam anlayamadım?

Kavga halindeki iki gücün birbirine karşı pozisyon kazanma çabasınca belirlenen spekülatif bir alanda olduğumuz için, söz konusu yorumları da bu bağlamda anlamlandırmak daha gerçekçi. Bu arada unutmuşlara anımsatmalıyız ki Ergenekon yargılamalarıyla devletin bu el değiştirmesinin en önemli aktörü de Cemaatin bizzat kendisi. Gelin görün ki artık kendisine ihtiyaç kalmayan Cemaat de, benzer bir operasyonla tasfiye edilmiş bulunmaktadır; ama tabii bu durum sürecin sona erdiği anlamına gelmiyor! Spekülatif alandan çıkıp mevcut gerçeklikte konuşacak olursak, bugün İslamcıları ajanlaştıracak bir devletten çok, İslamcıların bir kesiminin elindeki yeni bir devlet karşısındayız artık. İslamcıların AKP etrafında mevzilenmiş olanları için bu yeni devlet karşısındaki konum, her ne pozisyon ve yöntemle olursa olsun savunulması, başkalarına kaptırılmaması ve İslam devleti konumuna itelenmesi ekseninde şekilleniyor. Esasen Hayrettin Karaman’ın, eskilerde yapmadığı cinsten, siyasal fetva düzlemindeki yazıları da bu yeni durumun yansımaları. AKP’nin ne yapıp edip iktidarı bırakmama ve mevcut yasaları bile kaale almadan tahkim etme çabası, kişisel nedenlerin yanında biraz da bu İslamcı gündemle ilgili.

Peki diyelim ki amaç AKP karşıtlığı değil. O zaman ‘İslamcı ajanlar’ olgusunu nasıl tartışmalıyız?

İslamcılık ve ajanlık tartışmasına, eğer amaç salt AKP’ye karşı pozisyon kazanmak değil de memleketin bağırsaklarını temizleyip demokrasi getirmek ise başka bir yerden girilmesi gerektiği kanısındayım: Örneğin 1969 Kanlı Pazarında 6. Filo askerlerini protesto eden devrimci gençlere karşı dindarları saldırtmak için hangi İslamcı ajanların kullanıldığı; keza 2 Temmuz 1993 Sivas’ında dindarları Madımak’ı yakmaya seferber etmekte hangi İslamcı ajanların kullanıldığı gibi…

Mümtazer Türköne şöyle yazmış: “İslâmcı diye bildiğimiz kişilerden duyup da inanmakta güçlük çektiğimiz "devlete nasıl karşı çıkarsınız?" lafının sebebi artık anlaşılmış olmalı." İslamcılık ile devlet arasındaki ilişki nasıl olmalı teoride?

Teoride nasıl olmalı ile meselenin doğası her zaman örtüşmez. Teorik olarak İslamcı, her ne yapar yapar devleti ele geçirir ve o devlet aracılıyla toplumu “İslamcı ilkelere” uygun bir hayata mecbur eder. Yukarıda halife, aşağıda birinci sınıf tebaalar yani Müslümanlar, sonra ikinci sınıf tebaalar yani Hıristiyanlar, kadınlar örtünecek, faiz yasak olacak.  İslamcı devlet/parti dışında dünyevi bir parti de olmayacak, başka mezhebi veya İslamcı parti de. İşin doğasında ise zaman ve dengeler belirleyici olacaktır. Zayıfsa amaca varmak için demokrasiyle, laiklikle uzlaşır İslamcı, ama İslamcılığın her durumda modern insan hakları ruhuyla ilişkisi yoktur, onları benimsemez, güç yetirebiliyorsa onları lağveder. Türköne’ye söylenen "devlete nasıl karşı çıkarsınız?" lafının bağlamını anlamak lazım tabii; ama hem muktedirle uzlaşma önermesi İslamda vardır hem de o lafı edenin AKP iktidarını İslamcı bir iktidar görüp emir’ül mümine itaat istiyor olması da kuvvetle muhtemel. Bu noktada Ali Bulaç’tan yola çıkarak altını çizmeliyim ki, ajanlık da olsa İslamcılarla sınırlı bir sorgulama, İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu vahim tablo açısından oldukça yüzeysel kalıyor. Oysa daha öteye gidip İslamcılığı sorgulamak lazım. Küresel düzlemde tüm örnekleriyle görülmüştür ki modern koşullarda İslamcı zihniyetle günümüz sorunları çözülemiyor.  Düşünsenize bir Peygamberin torunu Hüseyin’den Şeyh Bedrettin’e, ismi adaletle özdeşleşip felaketle karşılaşmamış tek bir örnek bulamayacağımız bir tarihsel gerçeklikten söz ediyoruz. Böylelerinden Yunus Emre gibi kaderiyle ölme şansına sahip olanların da dizeleri sonradan Ebussuud’un ölüm fetvalarıyla karşılanacaktır.

Peki tartışmanın başka bir büyük ayağına geçelim: İslamcılık öldü mü? Yahut ölür mü?

Ölmedi, bu mevcut krizli ortam onu beslemeye devam edeceğinden ölmeyecek de; ama büyüsünü kaybetti. İrtifa kaybedeceğini ve İslam’da da reform gereğine ilişkin açılımların artacağını göreceğiz. Çünkü İslamcılık, başkalarının takdirini alacak bir model ortaya koyamadı. Farklı olma hakkına tolerans geliştiremedi. Üstelik “kâfir” addettiğinden çok kendi dininden olanlarla, hem de korkunç bir acımasızlıkla savaş örnekleri ortaya koyuyor. Özel bir petrol kaynağı yoksa veya küresel sermaye ile işbirlikçi bir konum sergilemiyorsa ekonomiyle ilgili olarak da ortaya uygulanabilir bir umut koyamıyor. Dolayısıyla tepkilerinin aracı olmuş insanlar dışında insanları ikna edebilme şansını kaybetti diye düşünüyorum.

Ortadoğu’ya yapılan emperyalist müdahalelerin tepkisiyle büyüdü bugüne kadar; ama artık bu büyümenin sonuna gelindi. Çünkü dediğim gibi hayatı, günümüz insanlık değerleri ve ihtiyaçlarına göre üretebilecek bir yetenek ortaya koyamadı. Bu dünyayı düzeltecek potansiyelden yoksun olduğu, sadece yıkıcı bir enerji üretebildiği görüldü.  Ölümüne İslamcı olan, durduğu yeri İslamcı referanslarla sağlam bir şekilde gerekçelendiren, ama kurucu ve kucaklayıcı bir enerji geliştiremeyen, kurumlaştıramayan devasa bir topluluktan söz ediyoruz. Dolayısıyla İslamcılardan beklenen, öteki İslamcıların ajanlığı veya paralellikleri üzerinden değil, Müslüman halkların hakları ve güvenlikle yaşayacakları bir ortama nasıl kavuşturulabileceğine ilişkin inandırıcı önermeler geliştirmeleridir.

Son olarak Cemaat ve AKP tabanı gibi iki dindar kesimin tutuştuğu kavganın seviyesi, birbirlerine yakıştırdıkları sözler, birbirleri hakkında ortaya döktükleri iddialar Türkiye'deki dindarlar ve İslamcılar için ne ifade ediyor sizce?

Dindar kesimin gerek kendi içinde gerek seküler güçlere karşı manevi üstünlükleri kaybolmuş vaziyette. Siyasetin agresifliği de bununla ilgili. İslamcı camianın laik kesimlerden gelen eleştirilere karşı zırhlanmış olduğu, dahası pek çok laik yurttaş nezdinde bile “Allah korkusu olanın yolsuzluk yapmayacağı, hak çiğnemeyeceği” şeklindeki önyargı İslamcılara önsel bir üstünlük sağlıyordu. Bu üstünlük sayesindedir ki Türkiye’yi iş cinayetlerinde en başa taşıyan taşeronlaştırma, gösteri yürüyüşlerine karşı gösterilen şiddet, Türkan Saylan’ın bile evini basan hukuksuzluk, Kürt çocuklarına cezaevlerinde sergilenen tecavüzler, hiçbir şey sorgulanamamıştı bu ortamda. Ama dünün iktidar ortaklarının birbirlerine düşmeleri sonrasında birbirlerine karşı ifşaatları, bu moral üstünlüğü ortadan kaldırdı. Dün hukuk adına ne varsa çiğnendiğini, yolsuzluklar konusunda Türkiye tarihinin önceden yaşamadığı büyüklükte bir kirlenme karşısında olduğumuz tarafların belgelerince dillenmeye başladı. Bu ortamda sadece laiklere özgü olan İslamcılık sorgulamaları, bizzat İslamcıların veya onlara yedeklenmiş hık deyicilerin de sorgulama alanına girdi. Çünkü İslamcı referansla birbirlerine ne yapabilecekleri gerçeği, tarihin derinliklerinden çıkıp güncele taşındı.