Kimse kusura bakmasın, Gülen cemaati içinde bir 'örgüt' var

İddianamedeki bazı unsurlar, sanık polislerin organize bir yapı içerisinde faaliyet gösterdiğine, Gülen'i rahatsız eden bir dini grubun bir kumpas ile hapse atıldığına dair kuvvetli şüphe uyandırıyor.

Fethullah Gülen cemaatini topyekün terör örgütü ilan eden, örgütün kuruluşunu Gülen cemaatinin kuruluşuyla eş zamanlı başlatan iddianamenin kavruk yanlarını dünkü yazımda irdelemiştim.

Bana kalırsa, Tahşiye davası iddianamesi Fethullah Gülen cemaatini bir  terör örgütü olarak tanımlamak ve bu tanıma delil sunmak açısından başarılı değil. ‘Terör örgütü’ tanımında ısrar etmemesi, meseleyi bir organize suç şeklinde masaya yatırması daha doğru olurdu.

Fakat bu durum iddianamenin ‘çökmüş’ olduğunu filan göstermez.

İddianamedeki bazı unsurlar, sanık polislerin organize bir yapı içerisinde faaliyet gösterdiğine, Gülen’i rahatsız eden bir dini grubun bir kumpas ile hapse atıldığına dair kuvvetli şüphe uyandırıyor.

10 adımda bunu detaylandıralım.

**

1) MEŞUM 2009 TARİHİ: Gülen cemaati iddianamesinde sanıkların neredeyse tamamına yakını için ‘suçun işlenme tarihi olarak’ 2009 gösteriliyor. 2009 ilginç bir tarihtir. Şöyle ki… Cemaatin parmağı olduğu iddia edilen bir çok başka siyasi davanın bir biçimde fitilinin ateşlenmesi bu tarihe denk gelir. Örneğin Balyoz davasının sahte olduğu anlaşılan dijital delillerinin 2009 yılında üretildiği ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla eğer tüm bu davalar bir ‘Cemaat’ üretimiyse, delil vs. hazırlanması için başlangıç 2009 yılıdır.

2) İSİMSİZ İHBAR MEKTUBU: Tahşiye soruşturması da son dönemde siyasi ve sosyal hayatımızı değiştiren ‘tarihi’ davaların çoğunda olduğu gibi isimsiz bir ihbar mektubuyla başlamıştır. Mektubun dili ve hitap tarzı Ergenekon davasındaki ihbar mektuplarıyla fazlasıyla benzerlik gösterir. Aralık 2009’da gönderilen bu ihbar mektubunun kim tarafından gönderildiği hiç araştırılmamıştır. Tıpkı diğer davalarda olduğu gibi.

3) NİYE İSTANBUL NİYE YILMAZER: Fethullah Gülen’i eleştiren Mehmet Doğan ve takipçilerinin oluşturduğu dini grubun merkezi Muş. Fakat bu grup hakkındaki ilk araştırmayı İstanbul Emniyeti’nden Ali Fuat Yılmazer yaptırıyor. Neden?

4) YİNE DE OPERASYON: Yılmazer, 2008’de 12 şehrin istihbarat müdürlüklerinden Tahşiyeciler grubuyla ilgili bilgi talep ediyor. Hiç bir şehirden bu grubun şiddete yatkın ya da El Kaide’yle bağlantılı olduğuna dair bir bilgi gelmiyor. Buna rağmen gruba operasyon yapılıyor. Öyleyse bunun ardındaki motivasyon nedir diye sormak hakkımız…

5) O NASIL İSTİHBARAT: Elazığ İstihbarat Şubesi’nin Yılmazer’e cevabı ise tuhaf: “Gülen’in yaptığı konuşmanın zamanlama ve içerik olarak çok isabetli olduğunu, polisiye tedbirlerle çözülemeyecek bir konunun yüzde seksen çözüme ulaştığını, ilerleyen süreçte Tahşiye Grubu’nun irtica bağlantısı ile ilgili kamuoyunda çıkarılabilecek art niyetli haberlerin ve izleyebilecekleri harekat tarzının Gülen’in bu konuşması ile deşifre edildiği şeklinde görüş beyan edildiği...” Böyle bir istihbari yazışma olur mu Allahaşkına?

6) TAHŞİYE LAFINI İLK KİM KULLANDI: Savcının iddiasına göre ‘Tahşiyeciler’ tabiri ilk kez Fethullah Gülen’in 6 Nisan 2009’daki bir sohbetinde geçiyor. Daha önce emniyetin terörle mücadele repertuarında böyle bir örgüt yok.  Bu iddia basında yer aldığında Nazlı Ilıcak tarafından çürütülmeye çalışılmıştı. Ilıcak’ın yayınladığı belgeye göre ‘Tahşiye’ ifadesi daha önce MİT’in Genelkurmay’a yazdığı bir cevap yazısında yer almıştı.

İddianame Ilıcak’ın yazısını da konu ederek şöyle diyor:  “Şüpheliler Ali Fuat Yılmazer, Erol Demirhan, Hidayet Karaca savunmalarında; tahşiye grubuna yönelik faaliyetlerin Şüpheli Fetullah Gülen'in emir ve talimatı üzerine yapılmadığını, bu hususta 2008 yılı öncesinde MİT tarafından çalışmalar yapıldığını aynı şekilde Genel Kurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nca çalışmalar yapıldığını beyan etmeleri üzerine MİT'e 12.02.2015’te yazılan müzekkereye istinaden verilen 28.04.2015 tarihli cevapta Tahşiye grubuna ilişkin elde edilen bilgilerin Emniyet Müdürlüğü ile paylaşılmadığını, Genel Kurmay Başkanlığına Muş ilinde ihale alan bir firma yetkilisine ilişkin açıklama yapılırken tahşiye grubundan bahsedildiğinin belirtildi.”

Öyleyse Tahşiye’yi kriminalize etme işi Gülen’in konuşmasından sonra değil MİT tarafından yapıldı diyenler doğru söylemiyor.

Nazlı Ilıcak’ın köşesinde bu haber çıktıktan sonra savcılık, Genelkurmay’a 15.02.2012’de bir kez daha bunu sormuş. İddianame’ye göre yanıt şöyle: “Genel Kurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesine sorulduğunda; habere konu olan (Kara Kuvvetlerine hitaben yazılıp isme gönderilen) yazının 15.02.2012 tarihinde gereği yapıldıktan sonra kayıtlardan çıkartılarak imha edildiği bildirilmiş olması karşında imha edilerek kayıtlardan çıkarılmış olan bu yazının basın yayın kuruluşlarına sızdırılmasına ilişkin olarak da Genel Kurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma yürütüldüğü, MİT tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğü yahut diğer birimlerine herhangi bir yazı yazılmadığı, Genel Kurmay Başkanlığı’nın yapılan ihaleyi alan bir firmaya ilişkin güvenlik araştırması yapılmasını MİT’ten talep etmesine  istinaden ihaleyi alan kişi hakkında elde edilen bilgiler Genel Kurmay Başkanlığı İstihbarat Daire Başkanlığına gönderilmiştir. MİT'ten gelen ihbar ve bilgilerin değerlendirildiği iddia ve savunmasının doğrulanmadığı keza askeri birimler tarafından da emniyet birimlerine yine tahşiye grubu hakkında herhangi bir bilgi yazısı gönderilmediğinin anlaşılmıştır.”

7) NAZLI ILICAK ‘BAŞARISI’: Burada iddianamede de dikkat çekilen bir hususun altını çizmek isterim. Genelkurmay’ın MİT’ten istediği ve daha sonra herhangi bir araştırma konusu yapmadığı ve imha ettiği bir belge nasıl olup da Nazlı Ilıcak’ın köşesine konu olmuştur? Kanımca bu durum herhangi bir ‘gazetecilik’ başarısıyla açıklanamaz. Ama devletin çeşitli mertebelerinde Cemaat’e bağlı ama ayrı bir gündemle hareket eden kişilerin MİT ve Genelkurmay’a da sızdığını ve hala varlıklarını sürdürdükleri şüphesini kuvvetlendirir. (Ilıcak belgenin kendisine bir Twitter kullanıcısı tarafından, Twitter üzerinden ulaştırıldığını yazdı)

8) POLİSLERİN BOMBASI: Tahşiye soruşturmasını 2009’da açan polislerin ‘talimatı’ doğrudan Fethullah Gülen’den aldığına dair bir delil yok ama hukukun ve kaidelerin dışına çıktıkların gösteren bir delil var. Bombaların bulunduğu evde bir gece öncesinde konuşlandıklarına dair baz istasyonundan alınan sinyallerin listesi mevcut. Taşhiye’ye ait 37 adres, beş sohbet evine operasyon yapılmış, bunlar içinde sadece Turgut Yıldırım’a ait evde mühimmat ve el bombası bulunmuştu. Yıldırım, ifadesinde saat 22’de evi kontrol edip çıktığını fakat ertesi gün yani bombaların bulunmasından sonra kendisini gözaltına alan polisin ‘Dün gece hep ışıklarınız yanıktı, en son yaşlı biri evden çıktı’ türünden sözler söylediğini belirtmişti. Bunun üzerine yapılan incelemede diğer adreslerde işlem yapılmadığı halde sadece Yıldırım’a ait ev için Terörle Mücadele ve İstihbarat Şubesi ve hatta diğer suç örgütlerine bakan R Bürosu görevlilerinin bile geceden itibaren ev çevresinde oldukları, cep telefonu sinyallerinden anlaşıldı. Lakin dünkü yazımda da belirttiğim gibi bu bombaları sözkonusu polislerden hangilerinin koyduğuna yahut koyup koymadığına dair başka bir delil bulunmuyor. Öte yandan tarif edilen durumun son derece tuhaf olduğunu kabul etmemek de imkansız. Ayrıca geçmişteki bir çok davada, örneğin Hanefi Avcı’nın sanık olduğu davada veya Balyoz davasında (Gölcük Donanması, Hakan Büyük’ün Eskişehir’deki evi) polisin bir takım delilleri ‘eliyle koymuş gibi bulduğu’ olaylar yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.

9) DELİLLERE İMHA: 'Tahşiye’ye yapılan operasyon kapsamında Bahçelievler’deki evde bulunan el bombalarının üzerindeki seri numarasının silinmiş olduğu anlaşıldı. Bulunan mühimmatların da yeniden incelenmek istendiğinde, 17/25 Aralık soruşturmasından hemen sonra, 31 Aralık 2013’te imha edildikleri ortaya çıktı. Evdeki ve mühimmatların yer aldığı poşet üzerindeki parmak izinin kime ait olduğu tespit edilmedi.  Neden? Savunmanın bu iki duruma karşı makul bir açıklaması bulunmuyor ve bu da şüpheleri arttırıyor. Bir ilginç detay da yine sözkonusu evde bulunan sis kutularıyla ilgili. Savcı sis kutularına nadir rastlandığını, daha önce Poyrazköy’deki kazılarda aynı tip sis kutularının karşımıza çıktığını hatırlatıyor iddianamede.

10) ERKENKONDU SAVCISI N’OLDU: Gelelim şu dizi meselesine… İddianame Samanyolu dizisi Tek Türkiye’deki diyaloglarla Cemaat’in polislerine talimat verildiğini söylüyor. Bu pek akla yatmıyor. Lakin tesadüfleri aşan bazı noktalar da yok değil. Bir anda hiç duyulmadık bir Tahşiye lafının dizinin akışına uymayan ve diziye Fethulla Gülen ile Hidayet Karaca’nın yaptığı telefon görüşmesinden sonra –Gülen isteğiyle- eklenen Karanlık Kurul bölümünde geçmesi hayli ‘ilginç.’ Dizinin yapım şirketi ve senaristlerinin ilgili bölümü yazmadıklarını söylemeleri ‘ilginç.’ İddianameye göre dizinin o bölümlerinin bir polis tarafından yazılması da ‘ilginç.’ Biraz fazla ‘ilginçlik’ bir araya toplanmış gibi. Fakat tüm bunlar dizinin bir ‘talimat aracı’ olarak kullanıldığına kesin delil oluşturmuyor. Halbuki savcının elinde Samanyolu dizileriyle ilgili çok daha iyi bir malzeme vardı: O da Kollama adlı başka bir Samanyolu dizisindeki bir hadise idi.

Dizi, Ergenekon davasının, tüm sanık ve konularını işliyordu. Günlerden bir gün, bölümlerden bir bölüm, ‘Erkenkondu Savcısı Zeki Yahya’ kendisine kurulan bir kumpas sonucu görevinden alınmıştı. Dizide Zeki Yahya savcımızın başına 25 Mart 2011’de gelen bu hadise, 4 gün sonra, 29 Mart 2011’de gerçek oldu ve Zekeriya Öz Ergenekon davasından alındı. Bir dizi, o vakitler efsane olan firari savcı Öz’ün ortada hiç bir emare yokken görevden alınacağını nasıl tahmin etmişti?

Samanyolu TV bu durumu kibirli bir tonla dalgaya almış, ‘Eminiz bu komik iddialar dizimizin reytinglerini arttıracak’ demişti. Dolayısıyla Samanyolu dizilerinin ‘müneccim’liğiyle ilgili savunma makamının esaslı bir açıklama yapmasını isteme hakkımız var.

**

Sadede gelelim…

Dünkü yazımda ve yukarıda belirttiğim noktaları birleştirdiğimde bir fikir elde etmiş bulunuyorum. Meşum tarihi davalarımız olan Ergenekon, Balyoz, Kafes, Askeri Casusluk, KCK, OdaTV ve Devrimci Karargah iddianamelerini de iyi kötü incelemiş biri olarak da şunu söyleyebilirim: Biz bu filmi gördük. Tahşiyeciler adlı grup üyelerinin araştırılması, soruşturulması, hapse atılması, delillerin muhteviyatı, bir Samanyolu dizisi fenomeni… Hepsi ama hepsi bu saydığım davalarınkine fazlasıyla benziyor.

Evet… Elbette ‘benziyor’ ile hukuk davası yürütülemez.

Evet… Fethullah Gülen liderliğinde bir ‘terör’ örgütü olduğu iddiası kanıtlanmıyor.

Evet… Bir takım polislerin Fethullah Gülen’den talimat alarak hareket ettikleri kanıtlanmıyor.

Ama bence artık Gülen cemaatine mensup bir takım polis, savcı ve hakimlerin “organize bir örgüt” sistematiğiyle ve bir ajanda doğrultusunda hareket ettikleri suçlamasını destekleyecek ciddi veri birikmiş vaziyette.

Benim açımdan resim gayet açık.

Bu açıklığı hukuk diline dökmek için OdaTV ve Balyoz davalarındaki izleri sürmek gerekecek. Fakat o zaman ‘başkalarının’ kirli çamaşırları da ortaya saçılacaktır. İşte buna var mısınız, şüpheliyim!

Not: İddianameye baktığımda Samanyolu TV Başkanı Hidayet Karaca'nın tutuklu yargılanmasındaki mantığı göremiyorum, burada bir mağduriyet yaratılıyor.