Kobani krizi Gezi'den önce yaşansaydı, ABD Kürtlere silah vermezdi

Hürriyet Washington Temsilcisi Tolga Tanış'ın son dönem Türkiye-ABD ilişkilerine değindiği kitabı "POTUS ve Beyefendi" son derece çarpıcı ve şaşırtıcı detaylarla dolu...

NEDEN?

Son yıllardaki en sağlam, en müthiş gazetecilerden biridir Tolga Tanış. Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak geçtiği haberler, yazdığı analizler uluslararası standartta araştırmacı gazetecilik örneğidir. İlk kitabı “POTUS ve Beyefendi” de yazıları gibi gazetecilik mesleğini gururlandıracak nitelikte. Ne anlatıyor? Özetle AKP iktidarı döneminde Türkiye-Amerikan ilişkilerine hiç bilmediğimiz bakış açılarıyla, hiç vakıf olmadığımız detaylarla ışık tutuyor. Bu röportajda, Tolga’nın kitabında Suriye krizi, Cemaat, Kürt petrolü, Ermeni sorunu gibi temel meseleler üzerinden ortaya koyduğu POTUS (President Of The United States / ABD Başkanı) ve Beyefendi (Başbakanlık dönemindeki Erdoğan) ilişkisini konuştuk.

“Barack Obama, ABD başkanı seçildikten sonra, Başbakan Erdoğan’ı kendisi için önemli bir fırsat olarak görüyordu ama bu fikri Gezi’den sonra değişti, Gezi ilk kırılmaydı” diyorsun kitabında. Neden?

Amerikalıların dış politikaya yaklaşımı hiçbir zaman demokrasi, insan hakları veya basın özgürlüğü ağırlıklı bir eksende gelişmiyor. Çok daha komplike, çok boyutlu ve Amerikan menfaatleri üzerine kurulu. Obama, 2009’da ilk kez Türkiye’ye geldiğinde, bölgede güçlü bir müttefik yaratmak üzere bir model hayal ediyordu.

FOTOĞRAFLAR: MUHSİN AKGÜN

 

Ne modeli?

Müslüman çoğunluklu, seküler özellikleri olan, kurumsal bir demokrasi modeli. İslami eğilimli bir hükümetin seküler bir demokrasi içerisinde yaşayabileceğini gösteren bir model. Ama Gezi olayı bu modelde açık noktalar olduğunu gösterdi. 11 yıl iktidarda kalan bir liderin zamanla nasıl sistemi domine etmeye başlayıp, 2009’da model olarak görülen kurumsallığın altını aşındırdığını görünür kılmıştı Gezi.

İyi ama dış politikası ‘insan hakları ve demokrasi’ olmayan ABD niye Gezi’den etkileniyor? Gezi tam da bu iki meseleyle ilgili bir eylemdi, pekala görmezden gelebilirdi ABD… Niye gelemedi?

Sen bölgeye model olacağını düşündüğün bir lidere yatırım yapıyorsun, o liderle yan yana durmanın sana bölgede bir menfaat sağlayacağını düşünüyorsun. Çünkü bölgede demokrasi üzerine yükselecek, radikalleşme eğilimlerini engelleyecek, ticareti kolaylaştıracak bir sistem yaratmak uzun vadede Amerikan menfaatlerine uygun. Fakat Gezi’de farkına varıyorsun ki, o lider aslında senin üzerine yatırım yaptığın, altını çizdiğin kurumsal yapının devamına uygun bir irade göstermiyor. Sadece kendi gücüne güç katacak adımlar atıyor. Bakın, Gezi’de de bunu gözardı etmeye hazırdı.

İşte onu soruyorum… Ne oldu da etmedi?

Gezi olayının üstünden kısa süre sonra, 24 Haziran’da (2013) Obama ile Erdoğan bir telefon görüşmesi yaptı. Bırakalım Gezi’yi işimize bakalım diye. Orada Amerikan pragmatizmi yine geçerliydi. Model peşinde koşmayıp sadece al-vere dayalı bir işbirliği. Ama iş orada da kalmadı. Çünkü bugün, 2015’ten o günlere baktığımızda bir zamanlar model olarak görülen ülkenin Amerikan menfaatlerini aşındıran bir ülkeye dönüştüğünü adım adım görebiliyoruz. Çünkü artık bir ortak zeminde buluşamıyor bu iki ülke.

Nasıl yani?

Mesela IŞİD denen bir tehlike var ve sen bu konuda bile tam olarak mutabık değilsin.

Öyleyse Gezi bu ortak zemindeki kaymanın ilk habercisiydi mi diyeceğiz?

Bir gazeteci olarak ancak bugün bunun adını böyle koyabiliriz, evet. Şimdi Washington’da bir sürü insan bu çıkarımı yapıyor ama 2013’te bu kadar farkında değillerdi. 2013’te salt menfaat odaklı hareket eden Amerikan dış politikası, dediğim gibi Türkiye ile hala bir ortaklık sürdürebileceği fikrindeydi. Çünkü şöyle düşün… Ortada güçlü bir lider var. O güçlü liderle iyi anlaştığın sürece o ülkede demokrasi olmuş olmamış Amerika’nın çok da umurunda değildir. Model ilan etmek zorunda değilsin. Sonuçta Amerikan yönetimi 40 yıl Mübarek’le çalışabildi. Bunu unutmayalım.

Sen yabancı basın mensuplarının katıldığı neredeyse tüm toplantılara katılmaya gayret edersin. Dışişleri ve Beyaz Saray sözcülerine Türkiye’deki temel meselelerle ilgili sorular yöneltilir ve genelde hep kalıp bir cevap alınır. Görevin boyunca bu toplantılardan sıradışı bir cevap hatırlıyor musun?

Kitapta da anlatmaya çalıştığım şey o… ABD dış politikasında her meseleyle ilgili iki katman vardır: Birincisi dışarıya nasıl yansıtmak istediğin, ikincisi gerçekte neler olduğu… David Leonhardt New York Times’ın Washington büro şefi olduğunda çok güzel bir şey söylemişti: “Benim amacım anlatılanları değil, gerçekte ne olduğunu kovalamak olacak” demişti. Sözcüler size gerçekte ne olduğunu değil, ABD’nin meseleleri nasıl yansıtmak istediğini gösterirler. O kürsüye çıktıkları zaman, hele söz konusu olan bir NATO müttefiki ise hemen her zaman pozitif görüş yansıtmaya çalışırlar. “Bir takım farklılıklar olabilir. Üzerinde çalışıyoruz. Ortaklığımız iyi gidiyor” vesaire. Tabii oradan yapılan açıklamaları da küçümsememek lazım çünkü zaman zaman verdikleri tepkiler önemlidir de. Örneğin Türkiye’deki çözüm süreci hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna “Çok olumlu buluyoruz” cevabını aldığınızda, Amerikan pozisyonunu tarihe not düşmüş olursunuz. Onun dışında müzakerelerin devam ettiği “eğit-donat” gibi konularda sözcülerden alabileceğin şey sınırlıdır.

Sözcülerin ifadelerinin dışında Türkiye-ABD ilişkilerinde Gezi’den bu yana ‘gerçekte ne olduğunu’ bize anlatır mısın öyleyse?

Türkiye’de Gezi ile birlikte yaşanan çalkantılar Amerikan Yönetimi'nde açıktan Erdoğan’ın yanında durmak konusunda çekinceler yarattı. Yani içeride müzakere edilen konular ne olursa olsun, Amerikan Yönetimi'nin dünyaya vermek isteyeceği fotoğrafta Erdoğan’la yakın ahbaplık görüntüsü yoktu.

E hani demokrasi insan hakları tali konulardı?

Tali diyorum evet ama sorduğun zaman kürsüden yapılan açıklamada Amerika için önemli konudur demokrasi… Bu durumda 7 kişinin polis şiddetiyle öldüğü bir ülkenin lideriyle hiçbir şey olmamış gibi yakın bir görüntü vermekten kaçınırsın. Gezi yaşandı, belirli bir süre hala devam eden bir ilişki vardı ABD ve Türkiye arasında. Obama hala 2009’dan beri yatırım yaptığı bir liderle ilişkisinin kopmaması için uğraşıyordu. Ama o sene 3 Temmuz’da Mısır patladı. Üstüne Suriye krizi derinleşti. 21 Ağustos (2013) kimyasal silah saldırısı oldu. Üst üste yaşanan bir takım gelişmeler Amerikan Yönetimi ve Türkiye arasında üstü örtülmeye çalışılan farklılıkların daha çok açığa çıkmasına sebep oldu. Gezi bunun bir katalizörüydü. Mesela Mısır konusunda Türkiye ile yaptığı işbirliğini öne çıkarmak Amerikan Yönetimi'nin kaldırabileceği bir şey değildi. Örneğin ABD şu anda Sisi ile görüşüyor. Erdoğan ile 2013 öncesindeki gibi bir ilişkisi olsa, Mısır’daki etki gücü daha az olurdu. Dolayısıyla bölgedeki birçok aktörle köprüleri atmış bir Türkiye lideriyle yan yana durmak, ABD’nin Ortadoğu’daki hareket alanını çok daraltacaktı.

ABD’nin bu mesafeli tavrı Türkiye Hükümeti için ne gibi pratik dezavantajlar doğurur?

Mısır’da Müslüman Kardeşler’e destek verirken yanında Amerika’yı göremezsin. Suriye’de Esad’ı devirmek konusunda Amerika’nın desteğini alamazsın. Irak’ta eski Başbakan Maliki ile çekişirken arkanda Amerika olmaz. Özetle dış politikada Amerika’nın bölge ülkeleri üzerindeki etki gücünden yararlanamazsın. Ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilemezsin. Nitekim kaybetti Türkiye.

Çözüm sürecine bir etkisi olur mu?

Çözüm süreci Türkiye’deki iktidarın çelişki arz eden durumunu yansıtıyor bence. Bir yandan bir sürü olumsuzluk, demokrasi ve insan haklarından uzaklaşma var, öte yandan da Kürt meselesiyle ilgili hiçbir hükümetin cesaret edemediği adımlar atılıyor. AKP’nin kendi içinde çelişki barındıran politikalarının en iyi örneği bu bence. ABD ile olan gergin ilişkinin çözüm sürecine çok olumsuz bir etkisi olmaz ama Türkiye’nin bir yandan çözüm sürecini götürüp öte yandan Suriye’deki Kürt oluşumlarıyla ilgili tam aksi, ihtilaf odaklı bir politika izlemesinin ABD ile ilişkilerine etkisi olur.

PKK yöneticileri Kobani direnişinin ardından Avrupa ve ABD’nin PKK’ye bakışının değiştiğini, artık onu meşru bir siyasi aktör olarak gördüklerini söylüyor. Washington’da PKK ile ilgili algı değişti mi?

Amerikan dış politikası menfaat odaklı olduğu kadar kağıt üstünde her zaman kendi hukukuna uygun ilerleyen bir yapıdadır. Örneğin 1997’den beri PKK ABD'nin terör listesindeyse IŞİD ile savaşıyor diye “PKK terörist değildir” demezler. Hele de bir NATO müttefikinin hala birincil iç güvenlik maddesi olan bir örgüt için kesinlikle demezler.

Bu kağıt üstünde… Peki başından beri söylediğimiz ‘gerçekte ne olduğu’na gelirsek…

Açıkça PKK demeden, Kobani’deki güçlere destek verirler. Ki Dışişleri Bakanı Kerry bunu yaptı. “Kobani’deki cesur savaşçılar” dedi. Ama gerçekte yaşanan çok büyük bir kırılmadır ve uzun vadede bunun yansımaları olacaktır. Sonuçta ABD Kobani’ye silah bıraktı. Orada kim vardı? PYD, silahlı kanat YPG ve Kandil’den otobüslerle giden PKK unsurları… Bunu herkes biliyor. 19 Ekim’deki telefon görüşmesinden beri Obama ve Erdoğan arasında hiçbir temas olmamasının ve iki lider arasındaki tansiyonun artmasının ardında da en son bu mesele rol oynadı. Çünkü Erdoğan, ‘Benim düşmanıma silah temin ettin’ diye bakıyor. Amerikan Yönetimi ise, -onların nezdinde IŞİD öncelikli mesele olduğu ve daha önce Türkiye ile farklılıklar yaşadığı için- bu bakışı göz ardı ediyor. Fakat şunun altını çizmem gerek. Kobani bir sebep değil, uzun süredir devam eden bir gerginliğin sonucuydu aslında. Çünkü Kobani krizi Gezi’den önce yaşansaydı, ABD Kürtlere silah vermezdi. Kobani’ye havadan silah yardımı yapılması, ABD’nin Türkiye’nin ne düşündüğünü artık önemsemediğinin net bir göstergesi oldu. 2013’ten bu yana yaşanan sürecin en somut sonucudur Kobani.

Amerikan basınında AKP Hükümeti ve Erdoğan ile ilgili çok ciddi eleştiriler yer almaya başladı. AKP’ye yakın basın ve kimseler bunun örgütlü bir saldırı olduğunu düşünüyor. Sence nedir?

Bende ciddi bir terminolojisi kopukluğu var. Her şeye algı operasyonu deniyor. Bir gazetecisin, bilgiler ediniyorsun, fikrini yazıyorsun. Algı operasyonu yapmış oluyorsun! Nedir bu algı operasyonu denilen şey hakikaten bir fikrim yok. Her şeye komplo denmesini de aklım almıyor. Komplo değil buna politika denir. Bir ülkenin yönetimiyle çekişiyorsan, o ülkede seni pek kollayan olmaz. Beyaz Saray'da POTUS'un adamları gazetecilerle off-the-record konuştuğunda hiçbiri “Türkiye ile aramız çok iyi, ortaklığımız şöyle şahane” demez. Türkiye ile ilgili tek bir müspet ifade duyamazsın ve sonuçta da bu basına bir biçimde yansır. Bu kadar basit. Amerikan basınının Ortadoğu’da ne olup bittiğiyle ilgili kaynakları büyük ölçüde Amerikan kaynaklarıdır.

Ama yani sadece resmi söyleme göre mi gazetecilik yapıyoruz?

Resmi söylemden bahsetmiyorum. Washington’da görev yapan gazetecilerin ifade ettiği şeyler Amerikan yönetiminin Türkiye ile ilgili fikrinin bir ürünüdür kuşkusuz. Amerika’nın bir numaralı güvenlik önceliğiyle (IŞİD ile) ilgili farklı bir tutum alıyorsan, Amerikan medyasında pozitif makalelerin çıkmasını beklememen gerekir.

Amerikan medyası Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiğini mi düşünüyor?

Bazıları düşünüyor. Veriye dayalı olmayan haber yapan yayınlarda bu dile getiriliyor. Nasıl Türkiye’de aşırı AKP yanlısı yayın organları varsa, ABD’de de belli tandansları olan gazeteler, televizyonlar mevcut. İsrail yanlısı, Cumhuriyetçi, liberal vesaire. Bu yayınların Türkiye’nin IŞİD ile ilişkilerini kendilerine çizdikleri sınırlar içerisinde farklı yorumlamaları mümkün. Ama konu ‘farklı yorumlamanın’ ötesine geçmiş vaziyette. Mesela geçtiğimiz günlerde New York Times’ta çıkan başyazıda Türkiye’nin NATO müttefikliği sorgulanıyordu. Çünkü onlara göre olay IŞİD gibi bir ulusal güvenlik konusunda birlikte çalışılamıyorsa niye NATO müttefikiyiz noktasına geldi. Eğer ABD Yönetimi IŞİD söz konusu olduğunda, Türkiye’den memnun değilim, diyorsa, ABD istihbaratının başındaki kişi “Türkiye ile IŞİD konusunda daha iyi bir işbirliği konusunda umutlu değilim” diyorsa Amerikan medyasının sorgular pozisyona girmesini, “Yok hayır Türkiye çok yardımcı oluyor” demesini beklemiyorsunuz herhalde.   

Fakat sadece IŞİD konusunda değil, kadınlarla, öğrencilerle ilgili şiddet olaylarının veya anti-demokratik söylemlerin de Amerikan basınında daha çok yer aldığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

İşte ABD yönetimindeki rahatsızlık bu noktalara da yansıdı. Eskiden Amerikan basınının radarları o kadar açık değildi. Şimdi örneğin internet özgürlüğü ile ilgili bir demeç veriliyor, hemen biri bunu İngilizce’ye çevirip koyuyor. Ana akım medyanın prestijli kuruluşları yapıyor bunu. Yani artık hükümetin başdanışmanlarından biri telekineziyle suikast türünden sansasyonel bir şey söylediğinde bütün Washington’ın anında haberi oluyor. Çünkü artık göze batıyorsun. Türkiye’deki basını da anlamış değilim. Her gün Amerika’ya hakaret ediyorlar, Charlie Hebdo saldırısını CIA planladı diye manşet atıyorlar ama bunların Amerika tarafından duyulmasını istemiyorlar. Duyulunca da ‘algı operasyonu’ mu ne, işte ondan oluyor. İnanılmaz bir şey.

Sen Türkiye heyetinin en son 2013 Mayısı'nda Washington ziyaretiyle ilgili burada çok ses getiren gözlemler yazmıştın. Bu gözlemler Türkiye’de kimi gazetecileri çok rahatsız etmişti. Böyle durumlarda Amerikalı meslektaşların sana soruları oluyor mu?

Ben o gezide birçok bakan ve diplomatı karşımda bulmanın avantajıyla elime geçen gözlem imkanını kullandım. Ki Amerika'ya geldiklerinde de çoğu sudan çıkmış balık gibi olur. Ankara'daki havaları yok. Bir gazeteci için neyin ne olduğunu anlamak açısından müthiş bir fırsat. İşte böyle yaklaştım ben de hikayeye. Ve heyet içinde özellikle kadınlara olan ayrımcılığı yazmak istedim. Bu yazı, dediğin gibi, hükümeti çok rahatsız etti ve Hürriyet üst yönetimi hemen sonraki bir uçak gezisine alınmadı. Böyle durumlardan Amerikalı meslektaşların pek haberi olmuyor. Onlar daha çok “17 Aralık’ta ne oldu? Sence bu savaşı kim kazanır, Cemaat mi AKP mi?” gibi sorular soruyor.

Böylelikle gelelim Cemaat meselesine… Anladığım kadarıyla yolsuzluk meselesi Amerikan yönetiminin Türkiye ile ilişkisini IŞİD meselesi kadar etkilemiyor. Doğal olarak. Ama Cemaat konusunda bir pozisyon belirleme zorunluluğu doğmadı mı?

Evet aynen bu oluyor zaten.

ABD basınında birkaç yıl önce ilk kez Philadelphia Inquirer’da Gülen okullarının FBI tarafından soruşturulduğuna dair çok önemli bir haber çıkmıştı. Benim çok sevdiğim bir araştırmacı gazetecinin haberiydi. O günden bu yana ABD’nin Cemaat’le ilgili fikrinde bir değişiklik oldu mu?

Gülen okullarıyla ilgili bu soruşturmanın devam ettiğini biliyoruz. Ben 2011'de bir FBI yetkilisiyle görüşerek böyle bir soruşturmanın varlığını doğrulattım. Bunun dışında neler oluyor bakalım... Eskiden ABD Yönetimi içinde ‘Cemaat’ konusunda birbirlerinden farklı fikirler vardı. Ve bu durum Yönetim açısından işi flu hale getiriyordu. 17 Aralık işleri kristalleştirdi. Çünkü Türkiye'de taraflar cepheleştiler. Bu cepheleşmenin Türkiye dışında sıcak çatışmaya dönüştüğü en önemli yer de Washington oldu. Niye? Çünkü bütün cemaat üyeleri, Amerika'da yaşayan liderlerinin etrafında kenetlendi. Ve iş, sonunda Cemaat ile AKP arasında Washington'da süren bir lobi savaşına dönüştü. Hem de kıran kırana... Biri masaya müttefiklik ilişkisini koydu. Diğeri insan haklarını. Ve vuruşmaya başladılar. Çekişirken de, her iki taraf POTUS'u kendi yanına çekme uğraşı içine girdi. Örneğin Erdoğan “Ben Gülen’i istedim, Obama da bana mesaj alınmıştır dedi” diyor, bunun üstüne Cemaat "Yönetim kişisel hak ve özgürlükler konusunda bize destek veriyor” diyor.

Aslında ABD Yönetimi ne düşünüyor? Hala ‘Bekle ve Gör’ politikası mı güdüyor?

‘Bekle-Gör’ politikasının geçildiğini ve bir pozisyon alındığını düşünüyorum. Türkiye’nin Gülen Cemaati ile ilgili yazılı taleplerini alacaklar. Bu talepler yargı ve Adalet Bakanlığı tarafından incelenecek. Ve Yönetim politik açıdan buna müdahil olmayacak. Bu “Beni kavgana karıştırma” anlamına gelir. Ama ABD Yönetimi'nde politika oluşturma sürecine belli ölçülerde Kongre de dahildir. Ve burada da Cemaat’in Kongre nezdindeki ağırlığı devreye girecektir. Amerika'da Cemaat'e yakın kuruluşların kontrolündeki okulların etrafında oluşan büyük bir mali güç var. O mali gücün Amerikan siyasetine de bir yansıması oluyor. Amerikalı siyasetçilerin kampanyalarına yapılan bağışlar çoğalıyor. Ve Türkiye'de basın özgürlüğü ihlalleri yaşandığında, yapılan bu mali katkılar, işi Cemaat mensubu gazetecilere yönelik gözaltıların ardından 88 Kongre üyesinin Türkiye’yle ilgli rahatsızlık belirten mektuplar yazmasına kadar vardırıyor. Unutma ki, Ahmet Şık içeri alındığında Amerikan Kongre üyeleri böyle geniş kapsamlı bir imza kampanyası yürütmemişti. Ekrem Dumanlı için yaptılar. O yüzden kimse bunun salt basın özgürlüğü kaygılarından olduğunu savunmasın. İşte bu yüzden, Gülen Cemaati meselesi bir yönüyle de bir Amerikan iç politika meselesi bugün.

Çünkü okulları var ABD’de…

Sadece okullar değil. Anlatmaya çalıştığım siyasi güçleri ve etkileri nedeniyle. Cemaat, 2016’daki Başkanlık yarışı kampanyasına da katılacak şimdi. Herhalde 2008'de olduğu gibi Cemaat üyelerinin çoğunluğu yine Hillary'yi desteklerler. Kongre ilişkileri ötesinde işte bu da elbette Amerikan Yönetimi için son derece hassas bir durum yaratıyor. Çünkü bir tarafta belli konularda işbirliği yaptığın bir müttefik var. O müttefik bir cemaat için “Ulusal güvenliğimi tehdit ediyor” diyor. Diğer tarafta ise başkanlık kampanyanda destek aldığın aynı cemaatin anayasal hakları var. Başkan Yardımcısı Joe Biden, 2012 seçimleri öncesi Washington'daki Fairfax Otel'de bir bağış kampanyası yapmıştı. O bağış kampanyasını Gülen Cemaati organize etmişti. O gece kişi başı 2 bin 500 dolardan 200 kişinin katılımıyla 500 bin dolar para toplandı. Yani Cemaat bir yerde Obama’nın seçilmesinde payı olan bir yapılanma. Olaya bir açıdan da böyle bakmak lazım.

Hükümet ve çevresinin 17 Aralık’tan itibaren “Amerika karar verdi, Erdoğan’dan kurtulmak istiyor” diye bir düşüncesi var. Sence bunun bir mesneti var mı?

Böyle fikirlerin arkasına düşersem bu mesleği yapamam çünkü gazetecilik her analizin somut veriye dayalı olmasını gerektirir. Fakat kitapta da sözünü ettiğim bir olayı burada anlatayım: Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce Washington’da eski bir yönetim mensubuyla görüşmüştüm. Erdoğan’ın o dönemde Amerika’ya karşı sert bir tonu yoktu, dikkatliydi. O kişi, Erdoğan’ın böyle davranıyor olmasını “Çünkü Amerika’dan korkuyor” diye açıklamıştı. Ben de şaşırmış, sebebini sormuştum. “Amerika’nın kampanyasına zarar vereceğini düşünüyor da ondan” diye cevap vermişti. Ve bunu söyleyen çok önemli bir adamdı.

Bunun tercümesi nedir?

Erdoğan gibi düşünen Amerikalıların da var olduğunu anlatmak için bu örneği verdim. Ama bu, Erdoğan’ın Gezi’den sonra Amerika’ya vehmettiği önem ve komplo teorilerinin bir dayanağı olarak görülemez. Bakın, Amerika’da lobiler var ve evet güçlüler. Ama Gezi gibi bir kalkışmayı bu lobilere yüklemek benim mantığımın alabileceği bir şey değil. Ayrıca orada ölen gençlere de büyük bir hakaret bana göre. “New York’taki bankacılar CNN’in Atlanta bürosuna telefon ettiler, Gezi olayını büyütün dediler” gibi şeyleri de ciddiye almak mümkün değil. Bu işler öyle olmuyor. O telefon asla açılmaz Amerika’da. Gezi gibi eylemler sürerken, otoriter eğilimler gösteren bir liderle karşı karşıyayken hiç kimsenin böyle bir telefon açmasına ihtiyaç yok. Gazetecilik yapan kurumlar telefonla çalışmıyor. Sanırım bunu anlamak güç Türkiye’de.

Kitabın son bölümünde bir araştırmacı gazetecilik örneği göstererek Powertrans adlı şirketin arkasında kim olduğunu araştırdın. Daha önce CHP’li bir vekil tarafından da bu şirketin sahiplerinin kim olduğu sorulmuş ama bu soru cevapsız kalmıştı. Hükümetin 2011’de Kürt petrolünü tankerlerle alıp ihraç etmek üzere ayrıcalık tanıdığı bu şirketin ardında Singapurlu iki şirket olduğu görülüyor. Sen başka ne buldun?

İşin sadece Powertrans'la bitmediğini, karşımızda çok daha karmaşık bir şirketler ağı olduğunu, Türkiye'de bu ticaret için kurulu şirketlerin sahipliğini üstlenen Singapurlu iki şirketin bilançolarını ve bu şirketlerin sahiplerinin off shore merkezi British Virgin Islands’da kurulu şirketler olduğunu, bu şirketlerle Türkiye arasındaki ilişkileri buldum. Powertrans adlı şirketin kuruluşunda yer alan kişilerin eskiden Çalık Holding'te çalışmış profesyoneller olmasının ötesinde, bu ticareti yöneten şirketlerle ilgili talimatların Singapur'a Çalık Holding'in yöneticileri tarafından gönderildiğini teyit ettim. Bilançoları incelediğimde de 2013’te 700 milyon dolarlık bir petrol kazancı olduğunu gördüm. Tabii bu kayda alınmış kısmı. Bu miktar hiç de şeffaf olmayan bir şekilde bir şirkete sağlanmış imtiyazla edinilmiştir. Yani Türk Hükümeti tek bir şirkete imtiyaz veriyor. Bu şirket petrolü Kuzey Irak’tan alıp Türkiye’ye dağıtıyor. Ve bu şirketten başka hiç kimse bu işi yapamıyor. Bu şirketin arkasında kim var dediğimizde de Türkiye Cumhuriyeti şeffaf bir biçimde bunu ortaya koyamıyor.