Neoliberal hükümet vatandaşına şantaj yapar

Felsefeci Dardot ve sosyoloji profesörü Laval'la 'neoliberalizm' sohbeti: Hepimiz büyük rekabet şantajıyla karşı karşıyayız. Neoliberalizmin ruhu demokrasinin ruhuna da sirayet etti.
Neoliberal hükümet vatandaşına şantaj yapar

Neden

Pierre Dardot (sağda), Hegel ve Marx üzerine çalışan bir felsefeci. Christian Laval bir sosyoloji profesörü. Neoliberalizm üstüne en kapsamlı metinleri içeren bir kitap yazdılar. Yayımlandığında Fransa’da çok ses getirmişti. Şimdi Türkçeye çevrildi, Ferhat Taylan tarafından yayına hazırlandı ve Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı: ‘Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal toplum üzerine deneme.’ Zihin açıcı, bu müthiş kitapta Dardot ve Laval siyasete, ekonomiye ve yaşam tarzı kavramına nasıl bakmamız gerektiğini anlatıyor. İstanbul’da buluşup tüm bunları konuştuk.

Neoliberalizm, krizle birlikte sanıldığı gibi ölmedi diyorsunuz. Ölmesini tercih eder miydiniz?

Laval: Bir sürü insan neoliberalizmin öldüğünü söyleyerek bizce yanılmış oldu. Lehman Brothers’ın çökmesiyle başlayan global kriz aslında neoliberalizmi sağlamlaştırdı, daha köklü bir biçimde yerleşmesine sebep oldu. Özellikle Avrupa’da. Krizin bizi neoliberalizmden kurtarmaya yeteceğini düşünmüyoruz. Bizim için neoliberalizm en azından 30 yıldır sürmekte olan ve insanların tüm eylemlerini ilgilendiren genel bir mantıktır.

Neoliberalizm neden kurtulmamız gereken bir mantık?

Laval: Kurtulmaktan ziyade, kesintiye uğratılıp başka bir şeye dönüştürülmesi gereken bir mantık diyebiliriz. Fakat neoliberalizmin sonu kendiliğinden yahut finansal kriz gibi olaylarla gelmeyecektir.

Dardot: Çünkü yalnızca iktisadi bir politikanın adı değildir neoliberalizm. Basit bir iktisadi politika olsaydı, değiştirmek kolay olurdu. Zaten neoliberalizmin ölmüş olduğunu söyleyenler, onu bir iktisadi politikaya indirgeyenlerdi.

Demek ki tanımlarda bir fark var. Nedir sizinki?

Dardot: Neoliberalizmi norm koyucu bir akıl olarak tanımlamak gerek. Bu öyle bir akıl ki insan davranışlarını, pratiklerini ve yaşam biçimlerini etkiliyor. Buradaki merkezi norm, rekabet normudur. Ama bu rekabet normu yalnızca şirketler değil insanlar arasındaki ilişkileri de belirler neoliberal düzende.

Neoliberal yaşam tarzı nedir?

Laval: Her bireyin diğer bireylerle ilişkilerinde bir şirket gibi davrandığı yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzının oluşması sandığımızdan daha uzun bir zamana yayılıyor. Ve altını çizmek gerekir: Bu yaşam tarzı toplumun kendiliğinden ürettiği bir şey değildir. Kurumların dönüşmeye başlamasıyla yaşam tarzları da bu yönde dönüşmüştür. Bu dönüştürücü kurumların başında tabii, kendileri de giderek birer şirket gibi işlemeye zorlanan eğitim ve sağlık kurumları gelir. Burada söz konusu olan özelleştirme değil, devlet kurumlarının birer şirket gibi davranmaya başlamasıdır.

Anglosakson dünyanın kamu kurumlarında başladı bu, değil mi?

Dardot: Neoliberalizmin tarihinde iki büyük akım var. Biri Anglosakson, diğeri de daha az bilinen Almanya menşeli ‘ordo liberalizm’ (düzen koyucu liberalizm olarak Türkçeleştirilebilir). Bu ikisinin de temel fikri, rekabetin oluşturulması gereken bir düzen olduğuydu. Yani doğal bir gelişimden söz etmiyoruz. Çünkü bu akımlar II. Dünya Savaşı’ndan sonra piyasanın ‘inşa edilmesi’ gerektiğini öne sürüyordu. Bu Almanya’da çok erken başlamış bir süreçti. Avrupa Birliği’nin inşası da bu mantığın üzerine oturdu. 1980’lerde de bu iki akım pratikler üzerinden birleşti.

Nasıl birleşti?

Dardot: Özellikle uluslararası toplulukların kendi aralarında yaptığı toplantılar, hükümetlerin IMF ve büyük özel şirketlerle yaptığı anlaşmalar sonucunda bu bilgiler birleşmeye başladı. 1980’lerin sonundaki Washington Konsensüsü de bunun bir göstergesidir.

Vatandaşlar hangi noktada şirket gibi davranmaya başlıyor?

Dardot: Washington Konsensüsü’nde yurttaşlar zaten ‘girişimci’ olarak tanımlanırlar. Emeklilik veya sosyal güvenlik gibi konularda bireylerin kendilerini bir şirket gibi görmeleri gerektiği de bu konsensüste belirtilir. Hükümetler de bireylerin şirket gibi davranacakları durumları yaratmaya başladı o noktadan sonra.

Hangi araçları kullanıp vatandaşı o duruma çekiyor devletler?

Laval: Devletler öncelikle küresel bir rekabet düzeni oluşturdular. Küreselleşmenin zorunluluklarını içselleştirdiler, ekonomi politikalarında uygulamaya başladılar. Devletin kendisi zaten bir şirkete dönüştü. Kapitalist dünyaya, büyük şirketlere ait davranış biçimleri devletlere sirayet etti. OECD gibi kuruluşlar da devletlerin ‘yeni kamu yönetimi’ politikasına yardımcı oldu.

Bu anlattığınız şeyin bana yani vatandaşa kadar nasıl indiğini anlamadım.

Laval: Sabredin, anlatıyorum. Örneğin devlet kamudaki çalışma biçimini, çalışanların birbirleriyle rekabet içine gireceği şekilde düzenledi. Bu düzene maruz kalan kamu görevlileri de, örneğin, çocukları eğitiyor ya da hastanelerde hastalarla muhatap oluyor. Dolayısıyla neoliberal mantığı topluma yayan araçlara dönüşüyorlar. Bugün artık üniversiteler ve sağlık kurumları şirket mantığına esir olmuş durumda. Şirket gibi düşünen okullar da aileleri ve çocukları da bunun içine çekiyor. Sağlık kurumları da aynı. Hastalar müşteri, doktorlar da nicelik bakımından performans göstermek zorunda olan kişilere dönüştü.

Türkiye’de uygulanan Sağlıkta Dönüşüm politikasında adım adım bu söyledikleriniz yaşanıyor…

Dardot: Elbette. Fransa’da da öyle. Hatta artık Fransa’da hastaneler hastaları tedavi etmek değil, onları kapitalist sisteme ket vurmasınlar diye çalışmaya devam edebilecek seviyeye getirme derdinde. Tıp kurumları, kişilerin/hastaların kapitalist işlevlerini aksatmamalarını sağlama görevini üstlenerek dönüştü. Özellikle psikiyatri, 1960’lardaki kazanımlarının gerisine düşerek, insanları piyasa koşullarına adapte etmenin bir aracına dönüşüyor. Türkiye’deki hastanelere de performans sisteminin gelmesi, başlarına CEO’ların atanması şirket mantığının evrensel biçimde dayatıldığının kanıtı.

Kamu kurumlarının da şirket gibi kâr odaklı davranmasının ne zararı var diyene ne dersiniz?

Laval: İyi ama burada değişen şey yalnızca araçlar değil, bu hayati kurumların amaçları da değişiyor. Piyasalaştırılmış bir okulun ürettiği sonuçtan memnun olmak mümkün değil. Örneğin Fransa’daki eğitim sisteminin devrimden beri üstlendiği görev şuydu: Sorgulama ve muhakeme yeteneğine sahip iyi yurttaşlar yetiştirmek. Şu anda ise şirketlerin doğrudan kullanabileceği insan sermayesi üretmekten başka bir gayesi yok.

İnsanlar neoliberalizme direnmeye ne zaman karar verir?

Laval: Neoliberalizme özgü iktidar biçimleri demokratik süreçleri kesintiye uğratıyor. Ve aslında neoliberal hükümet vatandaşlarına bir bakıma şantaj yapıyor. Her birimiz büyük bir rekabet şantajıyla karşı karşıyayız. İşte bu herkesin özümsediği rekabet zorunluluğu ve şantajı direnmemizi engelliyor. Demokratik haklarımızdan feragat etmemize neden oluyor.

Fark etmeden feragat etmekten söz ediyorsunuz herhalde?

Dardot: Neoliberalizmin ruhu demokrasinin ruhuna da sirayet etti. Bu nedenle artık bu devirde demokrasi sadece sandık galibiyetinden ibaret. Sandık demokrasisi neoliberalizmin doğal sonucu. Seçilmiş liderlerin eylemlerinin yurttaşlarca denetlenmesi ve hesap sorulması zorlaşmış halde. Artık yurttaşlar liderlerini iki marka arasından seçim yaparmış gibi belirliyor. Liderlerin isimleri değişse de temel politikalar değişmiyor. Örneğin Fransa’da Hollande, Sarkozy’nin ekonomik politikalarına devam edecektir. Ki ediyor.

Laval: Toplumun bu şekilde dönüştürülme projesi, geniş bir tarihsel sürece yayılır. Bugün Almanya kamu ücretlerini düşürdüğünde Fransa da bir rekabet mantığı içinde ücretleri dönüştürüyor. Bu mantığı çok uzun süre yürütürseniz vatandaşlar da buna uyacaktır; uymazsa işini kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktır. Devletin yaptığı şantaj da budur. Ama neoliberalizmin liderler üstünde de bu politikaları sürdürme konusunda baskı uyguladığını unutmamalı.

Şantajı umursamazsam?..

Dardot: Neoliberal düzende, bireylere uygulanan baskı doğrudan değildir. Neoliberal akıl, insanları dolaylı yollarla, örneğin teşvik yöntemiyle yönlendirme sanatıdır. Şantaj sadece işinizi kaybetmekle ilgili de değildir, o anda içinde bulunduğunuz durumda, rekabet normlarıyla hareket etmezseniz kaybeden olacağınızı size anlatır.

Hâlâ İslamcı ya da sosyalist parti zannetme

Neoliberalizm tüm siyasi ideolojilerin üstünde mi?

Dardot: Türkiye’de İslami kökenli bir partinin neoliberalizmi benimsemesi aslında neoliberalizmin bir ideoloji olmadığının kanıtı. Çin gibi komünist bir ülkede yaşananlar da başka bir örnek. Neoliberal akılsallık bir ideoloji değildir. Neoliberal normlar evrensel hale geldi. Siyasi liderlerin sadece posterlerindeki renkler değişiyor. Bunlardan hiçbiri alternatif bir sosyal ve iktisadi sistem öneremiyor. Tuhaf olan yurttaşların hâlâ İslamcı ya da sosyalist olduğu için bir partiye oy veriyor olması ve aslında temel politikanın değişmiyor olduğuyla ilgilenmemeleri. Bu oyun, yani sosyalistlere oy vererek bir şeylerin değişeceğini düşünmek, muhalefetin körelmesine, sessizleşmesine neden oluyor.

Yeni direniş hareketleri ortaya çıkıyor

Bu oyunu ne bozar? 

Laval: Aslında nüfusun önemli kısmı hâlâ bir siyasi ve iktisadi alternatife inanıyor. Fakat kadercilik girdabından çıkamıyor. Aslında hepimizde kaderci ve teslimiyetçi bir yan var, ama aynı zamanda büyük bir öfke, sabırsızlık da mevcut. Bunlara bağlı olarak yeni direniş hareketlerinin ortaya çıktığını görüyoruz. İspanya’daki, Yunanistan’daki hareketlere bakın. Geçen sene Québec’te harçların yükselmesini ve üniversitenin şirketleşmesini protesto eden öğrenci hareketi giderek toplumsal harekete dönüştü. Bir şeyleri değiştirebilecek olan, bu kopuk hareketlerin global bir süreklilik kazanmasıdır.

Neoliberalizm ile totaliter rejimlerin arası nasıldır?

Laval: Liberal devletin kurumları arasındaki kuvvetler ayrılığı neoliberalizmde önemini yitirmiştir. Tek bir rekabet mantığı bu eski ayrımları kat ederek, onları geçersizleştirme eğilimindedir. Liberal devlete göre özgürlükler bakımından kayıpların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.