Öcalan'ı soran akademisyene dava açılırken, bazıları coşuyordu

Bu konuda sanırım devletin yargıçları da benimle hemfikir ki, bu hükümet erbabına ve onların yandaşları için demokratik bir ülkenin özgürlüklerinden alan açabiliyor.

Geçtiğimiz Ocak ayında Ankara Siyasal’daki bir akademisyenden söz etmiştim: Barış Ünlü. Kendisinin dersiyle Akit ve Vahdet türündeki kağıt parçalarının saldırgan manşetleri sayesinde tanışmıştık. 

Özeti şu: Ünlü “Ermeni ve Kürt sorununun” tartışıldığı bir ders veriyor Siyasal’da. Ders seçmeli. 19’uncu yüzyılda Kürt siyasi hareketinin ne tür değişimlerden geçtiğini anlatıyor. Elbette Öcalan’dan da bahsediyor. Sonuçta da sınavda şu soruyu soruyor: “Abdullah Öcalan’ın yazmış olduğu, 1978 tarihli 'Kürdistan Devriminin Yolu Manifestosu' başlıklı broşür ile 2012 tarihli 'Ortadoğu’da Yerel Sistem İnşası Olarak Demokratik Modernite' başlıklı yazıyı, sömürge, ulus devlet, devrimci şiddet, demokrasi gibi kavramlara/olgulara olan yaklaşımları bağlamında kıyaslayınız. Bunu, arada geçen 34 yıl boyunca Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan değişimleri ve Kürt hareketinin Kürt toplumunun yaşadığı dönüşümleri içerecek şekilde yapınız.”

Müsaadenizle ben de bir soru soracağım. Öcalan’ı anlatmadan Kürt sorununu anlatabilir misiniz? Kürt siyasi hareketinin ideolojik güzergahını görmek için Öcalan külliyatından referans almadan çözebilir misiniz? Üniversite dediğimiz yer tüm fikirlerin özgürce tartışıldığı bir dünya mıdır, yoksa devlet söyleminin dışına çıkılmanın yasaklandığı bir bina mıdır?

Sorularım retorikti. Cevapları bilmektesiniz.

**

Ünlü’yle ilgili o vakitler herhangi bir işlem yapılmamıştı. Ünlü bu durumu bana şöyle tarif etmişti: “Bugüne kadar Mülkiye siyasi baskılara boyun eğmedi. Öğrencilerinin ve akademisyenlerinin gözdağı olsun diye soruşturulmasına izin vermedi. Dekanlık şimdi de arkamda. Tüm bu sebeplerden Siyasal, 1960'tan beri olduğu gibi, kurtarılmış bölge."

Amma velakin kurtarılmış bölge dediysek de Mars’ta bir yarımadacıktan bahsetmiyoruz. Dolayısıyla bu ülkenin ikliminden de bitki örtüsünden layıkıyla payını almış bir vakayla karşı karşıyayız.

Barış Ünlü hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” ve “suçu ve suçluyu övmek”ten Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

İddianameyi hazırlayan savcıya göre suç şu şekilde vuku bulmuş: “Bu sınavda soruya konu olan kişinin, ülkemiz için yakın ve ciddi tehlike teşkil eden, şiddet olaylarıyla asker, polis, doktor, çocuk olmak üzere toplumun her kesiminden insanları öldürmekte beis görmeyen PKK/KCK örgütünün sözde önderlik olarak tanıdığı kişinin düşüncelerini meşrulaştırmaya yönelik onun siyasal bir önder olduğunu zihinlere kazımaya dayalı soru sorulmuş, terör örgütü propagandası yapılmış, ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmış örgüt lideri övülmüştür.”

Şimdi şu küçücük paragraftaki üniversite öğrencilerinin koyun olduğunu varsayma, en komik ve aciz devlet söylemi olan ‘sözde’yi araya sıkıştırma, iki adım sonra bir önceki cümledeki argümanını çökertme gibi tatlı unsurları tartışabiliriz.

Ama sonra…

**

Şimdi sadece canımıza tak eden bir çelişkiyi, aklını ve kalbini çalıştırmayı unutmamış herkesi ‘terör destekçisi’, ‘terör propagandacısı’ diye etiketleyen bir pişkinliği ortaya koymamız gerekir.

Barış Ünlü öğrencilerine seçmeli bir derste, bir siyasi hareketin dününü, bugününü ve geleceğini tartıştırıyordu. Bunun için birçok okuma materyali gerekiyordu ve çok doğal olarak bu materyallerden biri Öcalan’ın yazdıklarıydı. Herhalde bu konuya ilgi duyan üniversite öğrencilerine Kürt sorununu ortaokul inkılap tarihi kitabıyla anlatacak değildi.

Bunu yaptığı için şu anda Ankara 2. Ağır Ceza’da yargılanıyor.

Peki onun başına bu gelirken Türkiye’de başka neler oluyordu?

Mesela Yıldıray, “Öcalan’ın mektubunu bugün camide Cuma hutbesi diye oku, kimse farketmez…” diyordu. Mesela Hilal “Devlet JİTEM’e terör örgütü desin, Kürtlerden de PKK’ya terör örgütü demelerini bekleyebiliriz o zaman” ya da coşkuyla “Sarı-Kırmızı-Yeşil-Sarı-Kırmızı-Yeşil-Sarı” diyordu. Mesela Aköz “Öcalan'a terörist demek, denize 'göl' demek gibi bir şey: Bir Kürt ulusalcısı olarak, siyasi amacına ulaşmak için şiddeti kullanan bir politikacıdır Apo” diyordu.

Neden? Çünkü devlet de öyle diyordu. Barış Ünlü’ye kamu davası açan savcı “ülkemiz için yakın tehlike teşkil eden örgütün sözde önderi” derken, devletimiz “o sözde önder” ile bir masa etrafında buluşmuştu. İyi ki de buluşmuştu zira o günlerde sorunun çözülmesine dair bir küçük umut vardı.

O günlerde…

Mesela Beşir Atalay “Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz” yahut “Beğenin beğenmeyin Öcalan Kürtlerin lideri. Öcalan süreçte önemli bir rol oynuyor” diyordu. Mesela Yalçın Akdoğan “Öcalan’ın şartları iyileştirilebilir” yahut “Öcalan süreci daha doğru okuyor” diyordu.

**

Siyasetçilerin de onların etrafında kümelenen köşe yazarlarının da hepsinin fikri kendine aittir, bazılarına katılırım, bazılarına katılmam. Ama onların bu sözlerinden dolayı –ki bayağı övgü içerenler var - “terör örgütü propagandası” yapmak suçundan yargılanmasını demokrasiye ve fikir özgürlüğüne ihanet sayarım. Ne münasebet.

Öcalan hakkında böyle düşünmeye de, devletin rüzgarı değişince ‘değişik’ düşünmeye de hakları var. Ne biçim insansınız demek ayrı, onların fikirleri nedeniyle yargılanması ayrı.

Bu konuda sanırım devletin yargıçları da benimle hemfikir ki, bu hükümet erbabına ve onların yandaşları için demokratik bir ülkenin özgürlüklerinden alan açabiliyor.

E peki… Sevgili savcılar, onlara var da bir akademisyene niye yok?

Sayın Atalay’a, Sayın Akdoğan’a, Sayın Yıldıray’a, Sayın Hilal’e tanınan özgürlükleri, bizim gibi gazetecilere vermezsiniz de bari üniversite ortamına bahşedin. Çelişkilerinizin de bir sınırı olsun mesela.