Otoriterlik meselesi başörtülü ve açık kadınları bölüyor

Yazdığı son makalede 'AKP tarzı popülizm ve kadınların yeri' konusuna değinen Prof. Deniz Kandiyoti: 'Kamuda ve mecliste sayıları artan başörtülü kadınları bir sınav bekliyor. Buluğ çağına girmemiş kızların örtünmesi doktriner açıdan kolay savunulamaz.'

NEDEN?

Ortadoğu’daki karmaşaya bugün kısa bir mola verip çok önemli bulduğum başka bazı konulara değinelim istiyorum. Aslında bu röportajda okuyacaklarınız bir bakıma Ortadoğu’da izlediğimiz politikayı da şekillendiren popülizm ve otoriterlik meselelerini irdeliyor. Yani hiç de uzak değiliz güncelden. Prof. Deniz Kandiyoti Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli akademisyenlerinden, kadın hareketini de bana kalırsa en iyi çözümleyenlerden biridir. Dünyanın en önemli sosyal bilimler merkezlerinden SOAS-Londra Üniversitesi’nde Emeritus professor olarak görev yapıyor. Open Democracy’de kadın haklarıyla ilgili 50.50 bölümünün editörlerinden ve 2014 Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma ödülü sahibi. Arap baharı sonrası gelişmeler ve kadın hakları konusunda bir çok makalesi ve yayını bulunan Prof. Kandiyoti ile AKP tarzı popülizmi ve bunun Türkiye’de kadınları nasıl ve ne kadar ilgilendirdiğini konuştum.


AKP usulü popülizmin temel özelliklerini nasıl tarif edersiniz?

-Popülizm olgusuna daha geniş bir çerçevede baktığımızda bazı ortak paydalar görürüz: Bir; imtiyazlı bir kitle karşısında ezilen halk imgesi… İki; milleti dolaysız ve duygusal bir bağ aracılığıyla temsil eden “kurtarıcı” bir lider… Üç; milli iradenin modern demokrasiyi tanımlayan güçler ayrımı, özgür basın, ekonomiyi denetleyen bağımsız kurumlar içinde değil liderin şahsında aranması… Özellikle Latin Amerika’da birçok örneğine rastladığımız bu siyaset biçimi kaçınılmaz olarak bir “biz” ve “ötekiler” ayrımına dayanır. Bu ayrımın içeriği ise yerel koşullara göre değişir. Örneğin yine Latin Amerika’da Chavez ve Morales gibi “yerli” liderlerin yükselişi aradan asırlar geçmiş olsa bile dışarıdan yerleşmiş Avrupa kökenli elitlerle kıtanın yerli halkı arasındaki gerilimin altını çizmiştir.

Türkiye’de nasıl sonuçlar doğurdu bu popülizm?

-Türkiye örneğinde ötekiliğin kırılma noktası hep laiklik-dincilik ayrımında aranmış, etnik alt kimlik sorunları buna sonradan eklenmiştir. İmtiyazlı laik bir elitin Müslüman bir topluma tahakküm ettiğini iddia eden bir egemen söylem yerleşmiştir.

Bu doğru değil mi peki? Böyle bir tahakküm yok muydu?

-Devletin laikliği çok tartışma götürdüğü gibi kendine mağduriyet atfeden kesimlerin hem siyasi hem ekonomik güçten fazlasıyla payını aldığı açık ve seçiktir. Üstelik para ve gücün el değiştirmesi bu söylemin son hızla devam etmesine hiçbir engel teşkil etmiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Oktay Saral’ın, Cem Boyner'in, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısındaki konuşmasının bitiminde ayağa kalkmadığı iddiası ile yaptığı açıklamada bulabiliriz. Şöyle demişti: “Bunlar nankördür, bu ülke insanının alın terini sömüren, kazandıkça kazanan ama insanları insan yerine koymayan, onları bir köle gibi çalıştırıp, köle düzeni içerisinde palazlandırıp, dışarıda bağlı oldukları insanlara anında ayağa kalkan, saygıda zerre kadar ödün vermeyen, onların emrinde olan tasmalı insanlar bunlar.” AKP yönetiminde işçi haklarının dibe vurması, önlenebilir iş kazalarının sıklığı ve “sektörel olay” diye geçiştirilmesi, rant paylaşımı ve mülksüzleştirme furyası, eş dost kapitalizmi hiç önemli değildir. Zira “düşman”ın kim olduğu bellidir.

Peki şöyle sorayım… AKP usulü popülizmin, AKP’nin Müslüman olmasıyla ilgisi var mı?

-Müslümanlık ekseninin ötekileştirme söylemine en önemli katkısı “onlar” ı sadece imtiyazlı ve sömürücü değil aynı zamanda ahlak düşkünü olarak gösterebilme imkanıdır. Dolayısıyla Gezi olayları patlak verdiğinde yaptığı bir konuşmada Recep Tayyip Erdoğan'ın “Boğazda oturup viskisini yudumlayanlar” sözcüklerini kullanması bir taşla iki kuş vurmuştur. Boğazda oturmak bir refah ve varsıllık ifadesiyse, viski yudumlamak bu kişilerin haram ile iştigal ettiğini ima ederek muhafazakar çoğunluğa hedef gösterme yoluyla aidiyet duygusunu pekiştirmeye yönelmiştir. Ayrıca kimin “öteki” ve düşman konumuna düşeceği de esnek bir biçimde siyasi konjonktüre göre değişebilmektedir. Örneğin bir zamanlar dindar bir nesil yetiştirmekte dava arkadaşlığı yapılan Fethullah Gülen cemaati “Haşhaşi” olarak tanımlanıp ümmetin dışına itilebilir. Dolaysıyla mesele dindarlık-laiklik çarpışmasının çok ötesinde millete aidiyet sınırlarının liderle ve hareketiyle özdeşleşme esasına göre çizilmesidir.

AKP yönetimi ve seçmeninin bir kısmının alım gücü çok arttı, hayat standardı çok üst seviyelere geldi fakat yoksul kalabalıklarla aynı mağduriyetleri paylaşıyormuş konumunu katiyen bırakmıyor. Neden?

-Popülist söylemin en önemli özelliklerinden biri halkı imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olarak gösterme çabasıdır. “Ötekiler”in ise en önemli işlevi bu kitlenin içindeki derin imtiyaz ve sınıf ayrımlarını örtbas edip her şeye baskın çıkan bir aidiyet ve sadakat duygusu yaratmaktır. Kadınların tutum ve davranışları ise bu sınırları çizmekte”biz” ve “ötekiler” ayrımını pekiştirmekte özel bir yere sahip.

Ne gibi?

-Bülent Arınç'ın kadınların uluorta kahkaha atmaması üzerine yaptığı açıklamalar iffetli olanlar ve olmayanlar ayrımını vurgulaması açısından anlamlı örneğin. Ne var ki “biz”den olan iffetli hanımlarla diğerleri arasındaki ayrımı dayatmakta pek de başarılı olduğu söylenemez. Nitekim sözlerini takip eden kahkaha protestosuna birçok başı örtülü genç kadının katılması dikkati çekiciydi. Yani kadınların, açık veya örtülü olsunlar, özgür iradeleri dışında, dayatmacı ifadelerle kendilerine bir takım davranış kalıpları empoze edilmesine sempati ile bakacakları varsayılamaz. Tıpkı kendisini Müslüman olarak tanımladığı halde iktidarın vahşi kapitalizmini tasvip etmeyen ve Gezi protestolarına katılan vatandaşlarda olduğu gibi. Kendini laik veya Müslüman olarak tanımlayan kesimlerin kendi içinde derin görüş ve fikir ayrılıkları vardır. Bunların olası bir muhalefet söylemine dönüşmesi ihtimali ise otoriter bir popülizm aracılığıyla gayet güzel biçimde bastırılabilir. Olan da budur zaten.

Kadınlar meselesine geri dönersek… Bu popülizm için kullanışlı bir araç mı kadınlar?

-Kadınlar dolaylı olarak araç olabiliyorlar diyelim. Şöyle ki; devletin sosyal yardım politikalarından kadınlar yüzde 60 oranında yaralanmakta. Nitekim cumhurbaşkanlığı seçimleri esnasında yapılan bir anketin sonuçları kadınların ilk turda Erdoğan'ı yüzde 55 oranında desteklerken bu desteğin erkeklerde yüzde 48’de takıldığını göstermişti-. Özellikle kent varoşlarında sunulan belediye hizmetleri kadınların ve çocuklarının kent yaşamına ayak uydurmaları açısından önemli bir rol oynuyor. Okur yazarlık kursları, okul çağındaki çocuklara verilen eğitim destekleri, sağlık hizmetleri ve çeşitli kültürel etkinlikler yaşam alanı dar olan kadınlar için önemli bir “vatandaşlığa dahil olma” alanı yaratıyor. Bu hizmetler, bütçe desteği devletten de gelse iktidar partisinin bir ianesi olarak algılanıyor ve lider “velinimet” konumuna geçiyor. Sadakat ve itaat karşılığında himaye edilme hakkını kazanmak ise kadınların kendi aile yaşamlarında hiç yabancı olmadıkları, her türlü ataerkil kurumla yaptıkları uyum ve pazarlıkların alışılmış ve fazla yadırganmayan bir uzantısı.

Nedir o pazarlık, evinin kadını olma şartı mı?

-AKP’nin kadın seçmenine verdiği mesaj şu: Eğer fıtratı doğrultusunda hareket eder kendini öncelikle bir eş ve anne olarak tanımlar ve “iffetli” davranırsa korunacağı ve sayılacağıdır. Bu mesaj zaten milyonlarca kadının, dindar olsun veya olmasın- kendi yetiştirilişlerinde içselleştirdiği bir mesajdır. Eğer himaye vaadinin arkasında bazı gerçek maddi destekler de yatıyorsa -sosyal yardım politikalarında olduğu gibi- kadınların bu “şartlı hak” rejimine olumlu cevap vermesi hiç de şaşırtıcı değil. Şöyle ki… Egemen söylem zaten kadınların insan olma sıfatıyla bir takım evrensel haklara sahip oldukları değil, kadınlık durumundan dolayı himayeye muhtaç oldukları şeklindedir. Bu himayeye hak kazanmak için de hadlerini bilip ataerkil düzene baş kaldırmaya kalkışmamaları gerekir!

Kadınlar için ‘onlar’ ve ‘biz’ ayrımı ‘biz - başı örtülüler’ ve ‘onlar - başı açıklar’ şeklinde mi oluyor?

-Tabii iktidar açısından bu ayrımın o şekilde pazarlandığı açık. Ancak kadınların kendi bakış açılarına baktığımız zaman gerçeğin hiç de bu kadar basit olmadığını görürüz. Son derece muhafazakar başı açık kadınlar olduğu gibi kadın haklarını savunmaktan geri kalmayan hatta kendi saflarındaki erkeklerle sık sık çatışan ve başı belaya giren örtülü kadınlar vardır. Bu demek ki otoriterlik-özgürlükçülük ekseni hem açık hem kapalı kadınların kendi aralarında yeni iç bölünmeler yaratmaktadır. Bu laik kesimde her zaman çok açıktı: Bazıları örtünmeye ödünsüz bir biçimde karşıyken, diğerleri herkesin bu konuda özgür seçimlerini yapma hakkına sahip olduğunu savunuyordu. Şimdi sayıları hem parlamento hem de kamu yönetiminde artmakta olan örtülü kadınları önemli bir sınav bekliyor: Kendilerinden farklı olanlara nasıl bir yaklaşım sergileyecekler? Siyasi ağabeylerinin güdümünde veya kendi ideolojileri doğrultusunda örtünmeyen kadınları iffetsiz günahkarlar olarak mı görecekler yoksa kadınların özgür seçimlerine saygılı mı olacaklar? Bu sorunun cevabı Türkiye’deki kadın hareketinin geleceği için çok önem taşımaktadır.

AKP cephesinde hem ‘üç çocuk yap, kadın dediğin ailesini kurar başında oturur’ politikaları çok güçlü biçimde yürütülüyor, öte yandan da dindar-muhafazakar kadının üniversiteye gitmesi için bir çok olanak yaratılmaya çalışılıyor. Üniversitede türban yasağının kalkması, kız yurtlarının sayısındaki ciddi artış bunlara örnek gösterilebilir. Sizce bu bir çelişki mi, kafa karışıklığı mı?

-AKP döneminde hiç kuşkusuz çelişkili gibi görünen yasama ve sosyal politika örnekleri olmuştur. Bunların sebeplerine bakmalı. Örneğin 2002-2004 tarihleri arasında kadın STK’larının yürüttüğü başarılı kampanyanın sonucunda gerçekleşen Ceza Kanunu değişiklikleri Türk kadınlarına Müslüman dünyasının hiç bir yerinde rastlanmayan haklar tanımıştı. Daha önce 2001’de değişen Medeni Kanun’da ayrımcı maddeleri ortadan kaldırma konusunda çok başarılı bir çalışma yapılmıştı. Ama unutmamalı ki o sıralarda Avrupa topluluğuna adaylık çok daha ciddiye alınıyor ve çok değişik kesimler tarafından destekleniyordu… Sermaye çevreleri ekonomik liberalleşmeyi arzu ederken dinci çevreler 28 Şubat sürecinde daralan özgürlük alanlarını geri kazanmak ve genişletmek ve liberal çevrelerle birlikte askerin siyasete müdahalesini imkansız hale getirmek istiyordu.

Kadın hareketi bu boşluktan faydalandı değil mi?

-Tabii bu geçici konjonktürden yararlandığı açık. Ancak yeni yasama paketleri parlamentodan geçtiği halde iktidarın aile politikaları konusunda başka projeleri olduğu 2004’te çıkan ‘zina kanunu’ tartışmasında belli olmuştu. Bu tekliflere hem içerden hem de Avrupa topluluğundan sert tepkiler gelince askıya alınmıştı. İktidar hem kendi ideolojisi, hem muhafazakar tabanının beklentileriyle Türkiye’nin devlet olarak imzasını atmış olduğu anlaşmalar ve uluslararası hukuk düzeni arasında bazen açmaza giriyor. Bir yandan kadınların iş yaşamına katılmasını destekleyen Avrupa ve diğer dış fonlu projelere imza atılırken diğer yandan kadınlara çocuğunu yuvaya gönderenin akıbetinin barınma yurdu olacağı, evlerinin dışına çıkarlarsa yuvalarını yıkacakları telkin ediliyor. AKP yönetiminin ilk döneminde Avrupa projeleri ve Büyük Orta Doğu Projesi gibi dışa yönelik projelerde vitrin gibi kullanılan kadın STK’ları, 2010 tarihli bir toplantıda başbakan tarafından azarlanmış, kendilerine kadın erkek eşitliğine inanmadığı açıkça söylenmişti, hatırlarsanız. Oniki yıllık iktidardan sonra ise artık bu konularda bir takım uyum ve tavizlere gerek de kalmadı zaten. Ancak şu yine de açık: Hangi kesimden olurlarsa olsunlar kadınlar sosyolojik olarak artık toplumda aktör durumunda. Bu gerçek ise ataerkil düzen ve denetimin giderek kurumsallaşmasını ve kamuda yapılan düzenlemelerle korunmasını gerektiriyor. Bu şartlarda yeni nesilleri yetiştirecek olan kadınların nasıl bir eğitim alacakları çok önemli. Dolayısıyla üniversite çağındaki kızlara TÜRGEV gibi vakıfların yurtlar açması hiç de şaşırtıcı değil.

Orta öğretimde başörtüsü serbestisi tüm bunlar ışığında nasıl değerlendirilmeli?

-Eğitimde kadın ve erkeğin tecrit edilmesi ve yüksek eğitim düzeyinde de din ağırlıklı derslerin yer alması iktidarın da açıkça ifade ettiği gibi yeni bir toplum modelini yerleştirmenin önemli bir öğesi. Orta öğretimde başörtüsü serbestisi ise anlaşılması çok daha güç bir seçim. Buluğ çağına girmemiş kızların örtünmesi doktriner açıdan kolayca savunulamaz. Buna geniş talep olduğuna dair açık kanıt da yok. Ayrıca burada bir ironi de mevcut: Üniversite ve kamu görevlerinde kadınlar için kıyafet serbestisini savunan platform bireysel insan hakları ve özgür seçim söylemlerini kullanıyordu. Bu söylemin 10 yaşında çocukların başını kapatmak için zikredilmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla amaç, örtünme ve kamuda cinslerin tecridini erken yaşlarda rutin hale getirerek yeni bir toplumsal cinsiyet düzeni yerleştirmek gibi görünüyor. Özgür iradesiyle bu düzenin dışında kalmayı seçenler ise giderek ağır bedeller ödeyecektir.