PKK gençleri kontrol edemeyecek noktaya gelir mi?

Zira öyle bir nokta gelebilir ki, bu gençleri evlerine, okullarına, ailelerine döndürmek sanıldığından zor hale gelebilir.

Geçtiğimiz hafta Wall Street Journal’de yayınlanan makalede Berman kod adlı 22 yaşındaki YDG-H (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi) üyesinin sözlerine yer verilmişti. Hükümete yakın kişiler sorunu çözmekten çok AKP’yi temize çıkarmak gayretinde olduğundan bu sözlerin ‘Devletin zaten barışı bir gün bozacağını biliyorduk, o yüzden şehirlerde örgütlendik’ kısmına odaklanmış, ‘Bakın zaten örgütlenmişler, niyetleri barış değilmiş’ özetini çıkarmışlardı.

Aynı makalede barış sürecinin “hırslara kurban edildiği” türünden sözleri görmezden gelmeleri de şaşırtıcı değildi.

Hangi tarafın barışı bozduğu meselesi bir çete gibi hareket eden o grup için bir oyuna dönüştüğü için şaşırtıcı değildi.

Halbuki o makalede çok daha çarpıcı bilgiler mevcuttu.

10 kişilik bir ekibi yönettiğini söyleyen Berman kod adlı YDG-H üyesi şöyle diyordu: ‘Biz artık her şehirdeyiz.’ Berman geçen yıl İstanbul’daki üniversitesini bırakıp YDG-H’a katılmıştı. ‘Kendisini ve yoldaşlarını kendi kendine örgütlenen PKK sempatizanları’ olarak tarif ediyordu.

Dikkat buyurunuz: ‘Kendi kendine örgütlenen PKK sempatizanı.’

İşte bu kavram PKK’nin merkezden yönetmesi için zor ve muğlaktır.

Bunun en güncel örneğini KCK Eş Başkanı Cemil Bayık, Die Welt’e verdiği röportajda ortaya koyuyor.

Soru: Ceylanpınar’daki polis cinayetini PKK mi yaptı?

Cemil Bayık’ın yanıtı: Hayır. Kendine ‘Apocu’ diyen grup yaptı.

Buyrun bakalım… ‘Kendi kendine örgütlenen PKK sempatizanı’, ‘Kendine Apocu diyen grup…”

Ciddi bir tehlikedir bu durum.

Ayrıca HDP Urfa milletvekili Osman Baydemir’in dikkat çektiği hususu doğrular.

**

Ne demişti Baydemir: ‘İş, her iki tarafın da kontrolünden çıkıyor. Bu her iki tarafın da emin olun, istemediği bir gidişattır. Yani tasarlanmayan, düşünülmeyen, arzulanmayan bir ‘Suriyeleşme’ye doğru gidiyoruz. Onun için, hükümetin politikası her ne ise, örgütün politikası her ne idiyse, mutlaka, bir an önce bu gidişata bir son verilmeli. Bu çatışma, kontrol edilebilir olmaktan çıkıyor. Her iki taraf için de böyle.’

22 Temmuz’dan yani PKK ve devlet arasındaki ateşkesin son bulduğu tarihten sonra patlak veren olaylar silsilesi, -demokratik özerklik ilanları ve çeşitli şehirlerde YDG-H’lı gençlerin ellerine silah alıp hendekler kazıp güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelmesi durumu- yeni bir tarzın tezahürü.

Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi’nde güvenlik stratejileri dersi veren Metin Gürcan bir makalesinde bunu derli toplu anlatmış.

Gürcan’ın makalesindeki bilgileri madde madde özetleyeceğim.

1) Çatışmaların ana mekanı sivillerden uzak kırsal alanlardı ama şimdi şehirlere kaydı. Siviller ister istemez çatışma alanına çekilmiş oldu.

2) 90’larda silahlı-sivil, terörist-kaçakçı, çatışan-çatışmayan gibi tanımlar az çok netti ama şimdi özellikle PKK tarafından genelde gençlerin ve halkın ön planda olduğu şiddet içeren gösteriler ön planda.

3) 90’larda PKK kararların en tepede alındığı ve planlandığı hiyerarşik, organizasyonel disiplini tam birer aktör görünümündeydi. Şimdi ise silahlı şiddeti kullanma konusundaki tekelini yerelde saha komutanlıklarına, veya kendisine yakın bulduğu silahlı gruplara devrediyor. Bu taktiğin örgüt için en büyük avantajı yerelde yutulmasını zorlaştırıp onu ‘yenilmez’ kılması. Ama en büyük zararı ise hem çatışmanın daha da ‘kirlenmesine’ yol açması ve sivil kayıplarını arttırması. Özellikle son 25 gündeki PKK’nın intihar saldırı görünümündeki 5 ‘fedai’ eylemine yönelmesi tam da bu taktiğin bir sonucu.

4) 90’larda eylemlerin/operasyonların başlama bitiş zamanları netti. Şimdi ise çoğu eylem/operasyon belirsiz süreçlerle başlıyor, spontane şekilde gelişiyor ve ucu açık bir şekilde devam ediyor.

Gürcan’a göre devletin de stratejisi değişti: ‘Devlet tarafında 90’larda temel mücadele stratejisi önce hem sınır içinde hem de sınır dışında büyük çaplı (10-15 bin askerin katıldığı) operasyonlarla önce alanı temizlemek sonra burada ‘alan hakimiyeti’ kurmak üzerine mücadele stratejisini kurgularken şimdi teknoloji-yoğun bir stratejiye yöneliyor. Bu, ‘Ara-Bul-Taaruz et’ şeklinde özetlenebilecek bir strateji.

**

Çatışmalar ve operasyonlar başladıktan hemen sonra şöyle demiştim: İki taraf da biz vatandaşların anlamayacağı dilden konuşmaya başladı.

Başladılar ve maalesef ülkeyi de o meşum diyalogun içine çektiler. Bizleri, TSK’nın ve PKK’nin savaşma stratejilerini anlama mecburiyetine sevkettiler.

Evet, maalesef, yukarıda çizdiğim tabloyu anlamak mecburiyetindeyiz.

Zira öyle bir nokta gelebilir ki, bu gençleri evlerine, okullarına, ailelerine döndürmek sanıldığından zor hale gelebilir.

Son beş yıldır, rahmetli Şerafettin Elçi’den Tarık Ziya Ekinci’ye, bir çok akilin defaatle vurguladığı ‘Müzakere edeceğiniz son nesil biziz, bizden sonra savaşla büyümüş, öfkeli bir gençlikle karşılaşacaksınız’ sözü gerçekleşmiş vaziyette önümüzde duruyor.

Bu arada dün ilginç bir gelişme yaşandı. İnisiyatif alacak genç gruplar üstünde kontrolü sağlamak ve biraz da örgütün merkezi duruşunu kamuoyuna aktarmak için PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan’ın bir açıklama yaptı: “HPG-YJA STAR güçlerine şu çağrıyı yapıyorum. Kesinlikle operasyona çıkmayan, halka ve gerillaya saldırmayan, siyasi yönetimle ilgilenmeyen, vatanı korumak adına sınırda, karakolunda duran askerlere dönük saldırı yapmamalılar. Bu savaşa katılmayanlara karşı eylem yapmamalılar. Sivil halka zarar verici hiç bir uygulamada herhangi bir gerilla gücü bulunmamalıdır. Yapanlar olursa biz bunu suç sayarız ve yargılarız.

Evet Kalkan’ın bu açıklaması önemli fakat ne kadar etkili olacağını tahmin etmek zor.

Halbuki başta Yalçın Akdoğan olmak üzere çeşitli devlet yetkilileri ‘Öcalan’ın makul mesajlarından’ söz etmişti.

Neden şimdi onu devreye sokup bu gençlerin kulak kabartacağı bir ses yaratmıyorlar?

Kaybedilen her gün bir can demek, kaybedilen her saat geri dönülmez bir yola yaklaşmak demek.