Tarık Ziya Ekinci ve Batı'dan Doğu'ya bir ses

Bugün varmış olduğumuz Türkiye'de gerçeğe ulaşmak, gerçeği anlatmak, gerçeği anlamak son derece tehlikeli bir iştir.

Salı günkü “Sezen Aksu soruyor: Doğu’da neler oluyor? Cevap veriyorum” başlıklı yazım nedeniyle bir çok telefon ve e-posta aldım. Hem ‘sessizliğinden’ dem vurduğum Türkiye’nin batısından hem de Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinden…

O yazıyla anlatmak istediğim, Cengiz Çandar’ın da iki gündür Radikal’de dikkat çektiği husustu. Çözüm sürecinin noktalanmasından sonra Doğu’da olup bitenin, devletin askeri operasyonlarının ve YDG-H’nin eylemlerinin neye mal olduğu idi bu husus. Kürtlerde daha önce yaşanmayan bir ‘kopuş’, bir hüzün, bir acı var. Bunun ne devlet ve çevresinde ne de Türkiye’nin Batısı'nda görülmeyişi, görülmek istenmemesi bu acıyı derinleştiriyor, kopuşu hızlandırıyor. Bunu dile getirmiştim.

**

Kürt siyasi hareketinin en eski ve akil insanlarından Tarık Ziya Ekinci’den bir telefon aldım. Kendisinin BDP/HDP ve PKK politikalarını yıllarca ve yeri geldiğinde ciddi bir biçimde eleştirdiğini hatırlatarak sözlerine yer vermek istiyorum:

“Bugünkü yazınızı her zamanki gibi beğenerek okudum. Sayın Cumhurbaşkanımızın 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatını reddetmesinin nedenine girmeden yaşadıklarımızı kısaca  anlatmış olmanızın Sezen Aksu'yu ne ölçüde tatmin ettiğini bilmiyorum. Ancak hükümetle HDP arasındaki dostluk ilişkisi nedensiz bozulmadı. HDP ya da öncülleri bağımsız adaylarla seçime girdiklerinde Sayın Erdoğan için makbul örgütlerdi. HDP, parti olarak seçime girme kararı almakla ve AKP ile ittifak yapacağı suçlamalarından kurtularak barajı aşmak için "Seni Başkan yaptırmayacağız... Seni Başkan yaptırmayacağız" sloganıyla Sayın Erdoğan'a düşünmeden ölümcül bir darbe vurdu. Artık Sayın Erdoğan için HDP'yi yok etmek üzerine sert bir politikanın devreye sokulması kaçınılmaz olmuştu. 7 Haziran seçimleri de bu görüşü haklı çıkardı. Sayın Erdoğan için HDP'yi barajın altına düşürmek ya da mümkün olduğu ölçüde geriletmek için savaş dahil her yola başvurmak mubah olmuştu. HDP'nin ve ona oy verenlerin vatan, millet düşmanı olduğu teması bıkmadan usanmadan işlendi. Başkanlık sevdası uğruna başlayan düşmanlık süreci nihayet bizi bugünlere getirdi. Çok iyi bildiğiniz bu süreci hatırlatmamın nedeni yaşananların tümden unutulmuş olmasıdır. Bugün artık bu noktaya nasıl geldiğimiz değil, yaşadığımız sonuç üzerinden hüküm yürütülüyor. Oysa çektiklerimizin tek nedeni başkanlık sevdasıdır. Selam, sevgi ve saygılarımla.”

Kürt siyasi hareketinin genel olarak meseleye bakışı ve yorumlayışı bu şekildedir. Bilmekte fayda var. Eğer niyet çözmek ise…

**

Paylaşmak istediğim ikinci tepki Batı'dan… Sanıldığının aksine Batı'da, Kürt sorununa ilgisiz olduğu varsayılan kesimde ciddi bir ruh burkulması ve çaresizlik hakim. Bu hali en iyi ifade eden Türkiye’nin en büyük uluslararası şirketlerinden birinde çalışan bir yöneticinin bana gönderdiği mektuptu.

Buyrun:

“Özel bir şirkette üst düzey görev yapıyorum. Düşüncelerim tamamen kendime ait, çalıştığım kurumdan bağımsızdır.

22 Aralık tarihli yazınız beni çok etkiledi. Günlerdir, aylardır düşündüğüm, kederlendiğim bir konuda, üstelik çocukluğumdan beri hayran olduğum bir sanatçıya hitaben yazdıklarınız tekrardan başımın utançtan öne eğilmesine yol açtı.

Ben İstanbullu bir ailenin yıllarca İzmir'de yaşamış, Doğu Anadolu teması turistik bir Gaziantep gezisi ile kısıtlı olan tam bir Batılıyım. Kürt sorunu hakkında çok geç aydınlandım, gerçekleri çok geç farkettim. Bunda da Radikal'in ve yazarlarının referans verdiği kaynakların çok etkisi oldu. Bunun için teşekkürler.

Bir kez daha anladım ki cehalet mutluluk, fazla bilmek ise gerçekten keder ve endişe getiriyor. Haziran seçimlerinden itibaren artan olaylardan beri inanın her sabah Doğu'dan gelen haberlerle yatıp kalkıyorum. Sokağa çıkma yasakları, operasyonlar, Cizre, Silopi, Sur, çocuklar, yıkık ev fotoğrafları, ölen sivil insanlar... Aklımdan çıkaramıyorum. Çevremdeki insanların bunları hiç konuşmuyor olmasına akıl erdiremiyorum. İstanbul'da İzmir'de hayatın normal akmasını anlayamıyorum. Yılbaşı kutlaması ve hediyeleri telaşına düşmüş insanların kayıtsızlığını anlayamıyorum. Çünkü ben hep gözlerimde bir parça gözyaşı, beynimde "Bu kadar insan ne yapıyordur, nasıl ekmek alıyor, elektriksiz nasıl yaşanır, o küçücük çocukları ne hissediyordur " soruları ile yaşıyorum. Bir takım basın organlarının yaşananları zafer nidaları ile haber yapmaları beni insanlığımdan soğutuyor.

Peki bütün bunları yaşarken ben ne yapıyorum? Ne yardımım dokunuyor? "Biz Batılılar Doğu’nun yanındayız” demek için ne yapıyorum? HİÇ. Çünkü ne yapabilirim bilmiyorum. Görevim gereği aktivist olamıyorum. Fikirlerimi ayan beyan sosyal medyada yazamıyorum. Yine de birşeyler yapmak istiyorum. Peki ama ne?

İşte hayatımda ilk kez bir gazeteciyle temasa geçmeme neden olan da bu soru. Oradaki çocuklar, aileler için ne yapabiliriz, onlara yalnız olmadıklarını nasıl hissettirebiliriz?”

**

Bugün varmış olduğumuz Türkiye’de gerçeğe ulaşmak, gerçeği anlatmak, gerçeği anlamak son derece tehlikeli bir iştir.

Evet öyle.

Beri yandan onurlu insanların, onurlu insanların yanında durması için gerçekten daha kıymetli ve daha güçlü bir araç da yoktur.

Yapılabilecek en doğru ve mümkün eylem tüm bu kamplaşma, karalama ve dezenformasyon sarmalında bu çatışmalı ortama nasıl geldiğimizi öğrenmek, hatırlamak, anlamak ve elden geldiğince anlatmak olabilir.

“Barış, bir varmış bir yokmuş diye başlayan bir masal değildir. Bizler, yani vatandaşlar, yani bu ülkenin gerçek sahipleri… Bunu anlatmak ve barışı bir temel insan hakkı olarak talep etmek zorundayız.” Diyebilirim.