Yazın Bodrum'da, kışın Nişantaşı'nda dolaşanlarla Türkiye dönmezdi

AK Parti'yle yeni bir orta sınıfın doğduğunu ve bunun eninde sonunda demokrasi getireceğini savunan Prof. Üstün Ergüder üniversitelerin bugün ciddi baskı altında olduğunu, buna karşı mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor: 'Üniversite protestoyu hoş görmelidir. Biz öğrenciyi polise teslim etmez, 'toz ol' derdik. Dağa çıkan kırmızı fularlı kızı kazanmaya çalışırdım.'
Yazın Bodrum'da, kışın Nişantaşı'nda dolaşanlarla Türkiye dönmezdi

NEDEN

Boğaziçi Üniversitesi’nin eski rektörü ve önde gelen entelektüellerimizden siyaset bilimci Prof. Üstün Ergüder ile buluştum. Hem cemaatle savaşmak uğruna vakıf üniversitelerinin mütevelli heyetlerine müdahale etme imkanı getiren yeni YÖK tasarısını ve YÖK ile ilgili kendi önerilerini hem de Türkiye’nin bugünkü halini konuştum.

 

Siz, Aydın Uğur, Atilla Eriş, İsa Eşme, Ayşe Soysal, Recep Öztürk, Burhan Şenatalar, Ömer Faruk Batırel ve Mehmet Durman’dan oluşan ve siyasi açıdan geniş bir yelpazeyi temsil eden bir grup kıymetli eğitimci YÖK ve özgür eğitim nasıl olmalı diye bir yol haritası hazırladınız. Ne diyorsunuz o haritada?

-Biz bir grup arkadaş YÖK ile ilgili bir eylem taslağı hazırladık. Özetle amacımız YÖK’ü bir koordinasyon kurumu olarak sınırlamak, yetkilerini kısmak. Ülkenin bir yüksek öğretim politikasına ihtiyacı var ama bunu Ankara’da böyle bir kuruma teslim eder, her aşamada da üniversiteleri kontrol edersen bugünkü durum oluyor. Bizim hazırladığımız tasarıdaki espri şu: Devlet bir hedef koyacak ve o hedefe ulaşan üniversiteleri ödülle teşvik edecek. Muayyen fakültelerin gelişmesini istiyorsa devlet o konuda para harcasın, yapacağı koordinasyon da bununla sınırla kalsın diyoruz. Üniversiteler de bu projelerden pay alabilmek için rekabet etsin.

 

Ama bu sizin önerdiğiniz fazlasıyla neoliberal bir sistem değil mi?

-Tabii ki. Ama zaten üniversite liberaldir. Ne istiyorsun ki üniversiteden?

 

İyi ama devletin istemeyeceği yahut para getirmeyecek bir sürü bilimsel araştırma konusu ve metodu var. Bu sistemde onları kurutmuş olmuyor musunuz?

-Elbette bunun farkındayım ve bu zihniyetle üniversite yönettim ben. Buradaki kritik nokta, eğer iyi bir üniversiteysen kazandığın paradan para getirmeyen araştırmalara da kaynak ayırmaktır. Sistemi böyle kurarsın. Biz Boğaziçi’nde öyle yapardık. Önemli olan bu felsefedir.

 

Sizce devletleşmiş bu hükümetin yüksek öğretim politikasını nasıl tarif edersiniz?

-Devamlı üniversite açmak diye tarif ederim. Bu çok eleştiriliyor ama daha geniş bakmak lazım. Biz de 70’lerde 80’lerde her şehre üniversite açma işini eleştirmiştik. O zamanki aklımızla niye Trabzon’da ya da Adana’da Çukurova’da üniversite açıyorlar dedik öğretim üyeleri olarak. Ama şimdi bakıyorum oralar yalnız bilim üretme ve çocukları eğitme açısından değil şehirleri de geliştirmek açısından çok önemli işler yaptılar. Ben buna üniversitenin ‘change agent’ olarak görev yapması diyorum. O ilk başta eleştirdiğimiz üniversiteler yıllar içinde birer ‘değişim ajanı’ işlevi gördü. O nedenle her binayı üniversite yaptılar diye eleştirmek işin kolayına kaçmak oluyor. Apartman dairesinde üniversite mi olur haklı bir soru ama çok da statik bir bakış açısı. Bu meseleye biraz uzun vadeli bakıp açılan bu üniversitelerin ileride birkaçının ‘değişim ajanı’ olma ihtimallerini unutmamak gerekir. Tabii işi çok da abartmamak lazım. Son birkaç yılda açılan üniversite sayısı 170’i buldu sanıyorum. E bu da çok isabetli bir rakam olmayabilir. Çünkü eğitim verecek öğretim üyesi bulamazsınız. Yine de diyorum ki ‘tek kalıpçılık’ yapmamalı.

 

Tek kalıpçı derken?

-Türkiye tek kalıpçı, evet. Herkes birbirine benzesin, üniversiteler de öyle olsun isteniyor. Halbuki üniversite dediğiniz çeşitliliğe önem verir. Hem gelişmişlik açısından hem de ilgi alanları açısından. Bir tren düşünün, bir sürü vagon… Bu vagonların lokomotifi olmazsa o tren hiç bir yere gitmez. Yani lokomotif üniversiteler olmalıdır. Dünyada, ABD’de de böyledir. Ülkede adı geçen, kalite standartlarını koyan, treni sürükleyen üniversiteler vardır. Fakat YÖK bu mantığı öldürdü yıllar içinde. Herkes birbirine benzesin mantığıyla yaratıcılık, hür düşünce öldürüldü. Halbuki yüksek öğretim bunu kaldıramaz. Üniversite dediğiniz hür düşüncenin, soru sormanın yeridir.

 

Bu manada Türkiye’deki üniversitelerin hali nedir?

-Ciddi biçimde bastırılıyorlar. Şimdi vakıf üniversitelerinin mütevelli heyetlerinin YÖK tarafından, devlet tarafından belirlenmesi gündemde, böyle bir tasarıdan söz ediliyor. Sebebi de cemaat ile mücadeleymiş. Bu olacak iş değildir. Sistemle böyle top yekün oynanılmaz. 1982’de YÖK yasası ile oynadılar sistemle. Sandılar ki üniversiteler hep bilinen, güvenilen insanların elinde kalacak. Acaba cumhurbaşkanına endeksli kurdukları tek tip sistemin bugünkü halini tahayyül edebilirler miydi o günlerde. Şimdi de gider cemaat gelir başka biri ve bütün sistemi ele geçirir… Onlara göre iş yapılmaz. İşin doğrusunu yapmak ve yaparken de bu ülkeninin, hepimizin, bir üniversitenin kurumsal özerkliği üzerinde biraz düşünmemiz gerek. Bir vakıf üniversitesi olan Sabancı’nın cemaatle ne ilişkisi olabilir? Onun mütevelli heyetine devlet ne diye karışacak? Bu bir vakıf üniversitesine yapılacak en büyük kötülüktür. Vakıf üniversitelerine bunu yapıyorsun, devlet üniversitelerinin kafa kaldırması zaten çok zor…

 

Nasıl yani?

-Bir çok bakımdan devlete bağlısın çünkü. Benim Boğaziçi rektörlüğü yaptığım 8 yıl denge gözeten ip cambazı gibi hareket ettim. Hiç bir yerde konuşmamaya dikkat ettim çünkü benim ağzımdan çıkan söz bir siyasinin canını sıktığında acısını üniversiteden çıkarıyorlardı. Yani bu baskı AKP ile gelmiş yeni birşey değil. Ama bu demek değildir ki teslim olursun. Bakın benim rektörlüğüm bitti, üniversiteye pek uğramama kararı aldım ilkesel olarak. Ayak bağı olmayayım diye. Fakat dört kız öğrenci arayıp duruyor. En sonunda okulda olduğum gün beni buldular. Türbanlı kızlardı. ‘Hocam’ dediler, ‘Biz senin döneminde çok rahattık, şimdi bize türbanı çıkarıp bere tak diyorlar. Rektörden randevu almak istiyoruz, olmuyor, bizimle görüşmüyor.’ Ben de onlara bir rektör için bunların zor olduğunu, bazı dengeleri gözetmek zorunda olduğunu, baskı altında kalmış olabileceğini anlattım.

 

Artık üniversitede türban sorununu çözdük, üniversiteler daha özgür diyebilir miyiz?

-Üniversiteye türbanlı öğrencinin giriyor olması önemli bir adım ama üniversitenin özgürleştiğine dair yegane kanıt olamaz. Rektörlere şu anda da çok baskı var. ‘Öğrencileriniz Gezi’ye mi katıldı?’ diye rektörleri terletiyorlar, bunu biliyorum.

 

Sizce rektörler gerektiği gibi öğrencilerinin yanında duruyor mu?

-Durması gerekir. Çünkü birinci önceliği öğrenciye karşıdır. Bu tabii biraz da tecrübe, beceri işi. Boğaziçi’nde yıllarca yaptık. Öğrenci odaklı olmak kurum kültürümüzün önemli bir parçasıydı. Bizim üniversiteye polis girmesini istemez, sorunu üniversite içinde halletmeye çalışırdık. Rektörler polise ‘Biz olayları idare edeceğiz, siz girmeyin’ derdi. Üniversite dediğin insanın, eleştirinin ve bilginin etrafında döner, eleştiriyi hoş görmeyen bir kültürün karşısında üniversitenin direnmesi gerekir. Devletimiz üniversiteleri yıllarca garnizon olarak gördü. Şimdi devletin sahipleri yeni ama kullandıkları aygıtlar ve zihin aynı.

 

Yine de üniversitelerin durumuyla ilgili sizi çok da ümitsiz görmedim…

-Hiç bir zaman ümitsiz olmadım hayatımda. O yüzden bazen bana saf derler. Halbuki ben savaşmaya, mücadeleye inandım. Üniversite dediğin savaşacak. En zor zamanlarda, karşısınızda çok güçlü bir baskı varken bile… Savaş o demek zaten. Güçlünün karşısında durmak demek. Ben zamanında YÖK ile çok savaştım. Olduk olmadık zamanlarda dosya isterlerdi, göndermezdim. 12 Eylül döneminlerinde de savaştık. Mesela üniversiteye polis gelip bir öğrenciyi arardı. Ben o zaman öğrenci işlerinden sorumluydum. Öğrenciyi polise teslim etmek bir yana, ona bir şekilde ulaşır ‘Toz ol’ derdik. Böyle kurtardığım çocuklardan bir tanesi öğretim üyesi, diğeri IBM’de yönetici. Bu öğrenciyi kazanmaktır. Kırmızı fularlı kızın dağa çıktığını öğrendim ve üzüldüm. Bir genci o noktaya getirmemek lazım. Ben olsam onu kazanmak için çok uğraşırdım. Üniversitenin görevidir bu. Elbette bu sözlerimden herkesi körü körüne korumalıdır manası çıkmasın. Cinayet işlemiş adamı koruyacak değil. Ama zaten aradaki o farkı bilirsin bir hoca olarak. Gayet açıktır. Zaten bana göre üniversite protestoyu hoşgörmelidir.

 

Öyle diyorsunuz da protestoyu sokağa taşıdığında karşısında gaz var cop var…

-Evet maalesef. Bakın, Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyor. Aslında sosyo-ekonomik bir devrim yaşanıyor. Yeni bir orta sınıf çıkıyor ve güce el koyuyor. Ama eğitim seviyeleri düşük olduğu için uyum sorunu yaşanıyor.  Geçen gün öğrencim Nuray Mert’in çok güzel bir tespitine rast geldim, ben de aynen onun gibi düşünüyorum. Türkiye’de iki tür muhafazakar var. Biri Ekmeleddin İhsanoğlu gibi aristokrat muhafazakar, diğeri de Tayyip Erdoğan’a oy veren halktan gelen muhafazakar. İkinci sınıf muhazakarlar şimdi para da kazanıyor ve bu durum yeni sınıfların siyasal, sosyal ve ekenomik hayata katılmaları anlamında bir demokratlaşma getiriyor.

Tam olarak nerede bu demokratlaşma?

-Bu meselelere uzun soluklu bakacaksın Ezgi…

Hocam ne kadar uzun bakacağım?

-Sen tabii gençsin, sıkılıyorsun. Bakma ben de sıkılıyorum ama doğru olan uzun vadeli düşümektir. Eli para tutan bu yeni orta sınıf bir kuşak sonra daha iyi eğitilmiş olacak. Siyasete, ekonomiye ve sosyal hayata daha bilinçli bakacak. Bu yaşanması gereken bir şeydi. Yazın Bodrum’a giden, kışları Nişantaşı’nda dolaşan adamlarda Türkiye dönmezdi. Bu açıdan demokratlaşma diyorum. Yeni bir orta sınıfın oluşması sosyolojik bir devrimdir ve arkasından kurumları da demokrasiye sürükleyebilir. Yani AK Parti döneminin aslında ciddi faydaları oldu ama bunu söyleyince Kemalistler’den işitmediğim laf kalmıyor. Halbuki sadece Kemalistlerin veya Kemalistlerin sevdiği kişilerin oynadığı bir demokrasiyle oyunu götüremezsin. Demokrasiyi tabana yayman lazım.

 

Sizce Başbakan tabana demokrasi yayma hedefi taşıyor mu?

-Taşımıyorsa, çok açık söylüyorum, altında kalır. Bugünden yarına değil belki ama bir gün mutlaka kalır. Çünkü onun önünü açtığı orta sınıf AVM’ye gitmek, yeni araba almak gibi şeylerden doyduğu zaman demokrasi talep edecek. Beni korkutan şey, yolsuzluk iddialarına, otoriter tutumuna, Gezi sürecinde yapılan önemli hatalara rağmen bu hükümetin hala seçim kazanabiliyor olması.

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi ne kadar önemli sizce?

-Türkiye’de çoğulcuğulun yerleşmesi için kuvvetler ayırımı lazım. Başbakan seçilir ve istediği şekilde cumhurbaşkanlığını başkanlığa doğru evriltirse kuvvetler ayrılığı ortadan kalkmaya başlar. Ekmeleddin Bey profilinde biri kazanırsa tamam ama Tayyip Bey kazanırsa Türkiye için sorunlu görüyorum. Çünkü kuvvetler ayrılığına inanmıyor. İnanmıyorsa sıkıntı olur.