Açın şu perdeleri artık

Bir kuruma övgü düzerken gözlerinin önündeki perdeyi hafifçe de olsa kaldırmayı denese bu övgü düzenler, daha yararlı olmayacak mı?

Önce şunu makul görmek gerekiyor: Bir yıl ya da iki yıl enflasyon hedeften sapabilir. Hedefinizi açıkladığınız ve bu hedefe göre ücret artışlarını, faizlerini ve fiyat artışlarını belirlemelerini istediğiniz kesimlere sapmaların nedenlerini açıkladıktan ve bu sapmaları önlemek için elinizden geleni yaptığınıza onları ikna ettikten sonra bir sorun yok.
Türkiye 2002 yılından beri enflasyon hedeflemesi uyguluyor. 2006’ya kadar örtük, sonra da açık biçimde. 2006’dan bu yana dört kez hedefin çok yukarısında kaldı enflasyon. Son olarak 2011’de hedef yüzde 5.5 iken enflasyon yüzde 10.4 oldu. Altı yıllık bu performans enflasyonla mücadeleye zarar veriyor. Üstelik 2011 yılındaki gerçekleşmede 2010 sonundan itibaren uygulanan para politikasının önemli bir rolü var.
Bunun en açık kanıtına salı günkü yazımda yer verdim. 2010’un sonlarından 2011’in ikinci yarısına kadar olan dönemde Merkez Bankası (TCMB) döviz kurunu arttırma politikası uyguladı. Bu politika sayesinde, diğer yükselen piyasa ekonomilerinin paraları değerlenip rekabet gücü törpülenirken liranın değer kaybetmesiyle rekabet gücümüzün arttırıldığına, hep raporlarında işaret etti. TCMB’nin bu karşılaştırmayı yapmak için kullandığı ülkeler ile Türkiye’nin enflasyonlarını aynı dönemde karşılaştırınca acı gerçek ortaya çıkıyor:
TCMB’nin dikkate aldığı on ülkenin üçünde 2011’de enflasyon düşüyor, birinde değişmiyor, altısında ise artıyor. En yüksek artış Güney Afrika’da (2.6 puan), ondan sonraki en yüksek artış ise Polonya ve Şili’de (1.5 puan). Bu on ülkenin 2011 yılındaki enflasyonları ile 2010 yılındaki enflasyonları arasındaki farkın ortalaması sadece 0.4 puan. Yani, Türkiye ile aynı dış koşullarda yaşayan bu ülkelerde enflasyon 2011 sonunda, 2010 sonuna kıyasla ortalamada sadece 0.4 puan yükselmiş. Oysa Türkiye’de enflasyon aynı dönemde 4 puan arttı! TCMB’nin yeni para politikasını her türlü önyargıdan uzak, mümkün olduğunca bilimsel bir zemine oturtarak tartışmak gerekiyor. Ne yazık ki bu tür çabalar genellikle desteklenmedi, hatta gazete köşelerindeki polemiklerle engellenmeye çalışıldı. Oysa o kadar önemli ki. Bir örnek: TCMB 2010 sonundan itibaren zorunlu karşılık oranlarını arttırmaya başladı. Amaç, kredi artış hızını azaltmaktı. Bunun, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) devreye girmeden neden bir işe yaramayacağı hakkında bu köşede çok sayıda yazı çıktı. Gerçekten de BDDK sekiz ay sonra devreye girene kadar kredi artış hızı yavaşlamadı. Haziran 2011’de alınan BDDK kararları ise oldukça etkili oldu. İkinci örnek ise yurtdışında ne olacağı belirsiz iken yukarıda değinilen liraya değer kaybettirme politikası. Avrupa 2011’in ikinci yarısında karışınca, çok çabuk bu politikanın tam tersine dönüldü.
Oysa TCMB bu kararları almaya başladığında tartışabilseydik, tartışma iki noktaya gelecekti: Birincisi, para politikasının en önemli aracı olarak bilinen kısa vadeli faiz haddinin yanına ne tür araçlar eklemeliyiz ki enflasyonun yanı sıra mesela kredi artış hızı ile de mücadele edebilelim? Para politikası açısından yaşamsal bir soru. Zira bu tartışma sonucunda kullanılmasının yararlı olacağı anlaşılan politika araçları TCMB’nin kullanım yetkisinde değilse o zaman şu ikinci yaşamsal soru gündeme gelecekti: Finansal istikrarı ve fiyat istikrarını beraber gözeten bir para politikasının düzgün işleyebilmesi için gerekli araçlar farklı kurumların yetkisinde ise nasıl bir kurumsal düzenleme yapmalıyız ki bu araçlar aynı amaca yönelik olarak eşgüdüm içinde kullanılabilsinler?
Bu iki soru da bu köşede defalarca ele alındı. Oysa ne TCMB böyle bir tartışmayı kamuoyunun önüne getirdi ne de gazete köşelerinde ya da akademik ortamlarda bu sorular hakkınca tartışılabildi. Elbette burada asıl görev TCMB’deydi. Sorunu en derin biçimde yaşayan oydu çünkü. Bir kuruma şu ya da bu nedenle övgü düzerken gözlerinin önündeki perdeyi hafifçe de olsa kaldırmayı denese bu övgü düzenler, daha yararlı olmayacak mı? Yani çok mu ayıp bir politikanın aksayan ve temel başarısızlıklara yol açabilecek yönlerini belirtmek? Belirtmezsek nasıl düzeltilebilecek o aksaklıklar? Düzeltilemezse daha büyük başarısızlıklar gelmeyecek mi? O zaman hepimiz zarar görmeyecek miyiz?