Büyük koalisyon Türkiye için şans olur mu?

Türkiye'nin, 2016'yı kazasız belasız atlatması için, son 4-5 yılda yaptıklarından farklı şeyler yapması gerekiyor. Ekonomi açısından temel gerçek bu. Koalisyon görüşmelerinde bu gerçeği dikkate almak gerekiyor. Geçici hükümetler önemli sorunlarla karşılaşabilir. Kalıcı bir çözüm şart.

Dört aydır yazmıyorum. Şubat ortasında yayınlanan son yazıma baktım; tam da bugün yazmak istediğim konunun özüne değinmişim. Şöyle başlıyor: “Son bir ay içinde döviz kuruna ilişkin dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları dikkate almayan önemli açıklamalar yapıldı. Önce Sayın Cumhurbaşkanı, ülkenin kısa dönemli ekonomi politikası açısından en önemli iki kurumundan biri olan Merkez Bankası’nı yaylım ateş altına aldı. Bunun neticesinde döviz kuru alıp başını gitti. Ondan sonra da Sayın Cumhurbaşkanı “döviz kuru benim işim değil” mealinde bir açıklama yaptı.”

Bu alıntıdan altını çizmek istediğim nokta sanıyorum açık: Türkiye ekonomisi bir açıklamadan oldukça kötü etkilenecek ölçüde kırılgandı seçim öncesinde. Gelin, bunun koalisyon hükümeti açısından önemine bakalım bugün. Baştan söyleyeyim; siyasi olarak ne kadar gerçekçidir bilemem ama ‘büyük koalisyon’un Türkiye ekonomisi açısından önemli fırsatlar sunduğunu düşünüyorum. Bu fırsatı daha iyi anlamak için Türkiye’nin seçim öncesinde içinde bulunduğu koşulları hatırlamak gerekiyor. Şöyle:

Birincisi, otoriter rejim olasılığının giderek artması ve hukuk sistemimizin kalitesinin sürekli aşınması, Türkiye’yi yatırım yapılabilir bir ülke konumundan giderek uzaklaştırıyordu. Büyük ölçüde bu nedenlerle özel yatırım harcamaları azalıyordu ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları baş aşağıya gidiyordu. Oysa aynı olgu Türkiye ile aynı grupta yer alan çoğu ülkede gözlenmiyordu. 

İkincisi, dünyanın en düşük tasarruf oranına sahip ülkelerinden birisi olmamız nedeniyle, düşük düzeydeki yatırımlarımızı finanse etmek için bile yurtdışından yüklü miktarda borçlanmamız gerekiyordu. Bu, Türkiye’yi yurtdışı finansal koşullardaki değişikliklere karşı son derece kırılganlaştırıyordu.

Üçüncüsü, yurtdışından borçlanması artıkça, şirketler kesimi ani kur artışlarına giderek hassas hale geliyordu. Bu da dış koşulların belirleyici ağırlığını artıran önemli bir faktördü.

Dördüncüsü, bağımsız çalışmaları gereken bazı önemli kurumların üzerinde zaman zaman dayanılmaz boyutlara yükselen bir baskı oluşturuluyordu. Bunun en somut örneği yazının başındaki alıntıda olduğu gibi Merkez Bankası üzerine olandı. Bu da Türkiye’nin kırılganlığını artıran önemli bir unsurdu.

Beşincisi, Türkiye temel ekonomik sorunları ile ilgilenmiyor; ilgileniyor gibi yapıyordu. Yılın ilk aylarında büyük bir iddia ile açıklanan ‘yapısal dönüşüm’ programının, programdan çok sorunları anlatan ve çözüm dileyen bir listeden öteye gidememesi, bunun son örneğiydi. 

Büyük ölçüde bu nedenlerle, Türkiye 2012’den bu yana uzun dönem ortalamasının çok altında büyüdü. İşsizlik oranı yüzde 10’u aştı ve yüzde 11’e doğru yükselmeye başladı. Enflasyon oranı yüzde 8.4 etrafında salındı ve rakiplere kıyasla yüksek bir düzeyde kaldı. Üstelik bize söylendiği gibi, bu, genel bir durum değildi. Mesela çok sayıda Asya ülkesinin performansı düşmemişti. Elbette bizim gibi kötü performans gösteren başka ülkeler de vardı ama neden kötü örneklerle avunacaktık; zaten biz onlardan farklı bir ülke olmak istemiyor muyduk? 

2015’in ikinci yarısı ile 2016’da dış finansal koşulların bizim gibi ülkeler açısından ‘sevimli’ olmayacağını biliyoruz öte yandan. ABD Merkez Bankası faizleri artırdı artıracak. Faiz artırımı bir defalık olmayacak; zamana yayılarak sürecek. Avrupa toparlanıyor gibi; Avrupa Merkez Bankası’nın daha fazla gevşemesi beklenmiyor dolayısıyla. Tüm bunlar daha yüksek dış borçlanma faizi ve miktar olarak eskisine kıyasla daha az borçlanma imkânı demek.

Kısacası, böyle bir ekonomiye sahip Türkiye’nin, 2015’in kalanını ve 2016’yı kazasız belasız atlatması için, son 4-5 yılda yaptıklarından farklı şeyler yapması gerekiyor. Seçim sonrasının ekonomi açısından temel gerçeği bu. Koalisyon görüşmelerinde bu gerçeği dikkate almak gerekiyor. Geçici hükümetler önemli sorunlarla karşılaşabilir. Daha kalıcı çözümler peşinde koşmak gerekiyor. Bunun temel yolu ise uzun vadeli bir programdan geçiyor.

Hukuk sisteminde reformu ve demokrasinin kalitesini arttırıcı adımları bu programın başına yazın. Sonra da kuşa çevrilen ihale yasasının düzeltilmesini ekleyin. Tasarrufu özendirici bazı önlemleri bu programa ekleyin. Merkez Bankası gibi kurumların bağımsızlığının tekrar ön plana çıkarıldığını düşünün. Vergi idaresinin siyasi baskı aracı olarak kullanılmasının önüne set çeken bir düzenleme tasarısını bu programa koyun. Maliye politikasında hem esnekliği hem de disiplini gözeten bir mali kuralı da programa alın. Avrupa Birliği süreci de tekrar rayına sokulsun.

Bu koşullar altında Türkiye’nin yaklaşan uluslararası yüksek faiz ve eskisine kıyasla daha az borçlanma olanakları ortamından korkmasına neden kalmaz. Korkmak bir tarafa ileriye daha umutlu bakar hale gelir. Kaldı ki yukarıda sayılanlar arasında yapılamayacak bir şey de yok. Üstelik böyle bir programı, seçimin orta koyduğu tablo sayesinde artık uzlaşarak yapmak ve uygulamak olanağı var. Ötekileştirmeden, germeden, kutuplaştırmadan, daha geniş halk kitlesinin desteğini alarak…

Bu çerçevede bakınca gördüğüm şu: Uzun soluklu olacak, küçük siyasi çıkarları arka plana itecek, arkasında büyük bir oy desteği olan, kardeşleri barıştıracak bir koalisyon,  Türkiye’nin şansı olur. Keşke bu şans kullanılabilse…