Büyüme: Artık, 'daha az sürdürülemez'

Bir ara korkulduğu gibi, büyüme oranımız pat diye sıfıra doğru düşmeyecek. %3-4 oranında bir büyüme daha ulaşılabilir gibi görünüyor.

Nihayet 2011 yılının tümüne ilişkin büyüme verilerini öğrendik. 2011’de sağlanan yüzde 8,5’lik büyüme ile ekonomimiz üst üste iki yıl çok yüksek bir oranda büyümüş oldu. 1960-2011 dönemindeki ortalama büyüme oranımız olan yüzde 4,5 dikkate alındığında, 2011 büyümesinin çok yüksek olduğu görülüyor.
İktisatçıları hoşnut kılan, herhangi bir yılda sağlanan yüksek büyüme değil, sürdürülebilir büyüme oranının yüksek olması. Ne yazık ki 2010-2011’deki yüksek büyüme oranlarının sürdürülebilir olmadıklarını biliyoruz. Hemen akla iki neden geliyor: Birincisi, her iki yılda da ama özellikle 2011’de çok yüksek cari işlemler açığı verdik ve bu açığı ağırlıklı olarak kısa vadeli döviz borçlanması ile finanse ettik. Hiçbir ülke bu kadar yüksek cari açığı sürdüremez; zira kimse ona sürekli olarak o kadar borç vermez.
İkinci neden de yazının girişinde verdiğim ortalama büyüme oranlarımız. Geçmişte de yüksek büyüme oranları gerçekleşti. Mesela 2004-2005 dönemindeki büyüme neredeyse 2010-2011’deki ile tıpatıp aynı. Oysa sonra o yüksek büyüme kalıcı olmadı. Üstelik 2004-2005’teki (milli gelire oranla) cari açık geçen yıl gerçekleşen cari açıktan çok daha düşüktü ve ağırlıklı olarak uzun vadeli döviz borcuyla finanse ediliyordu. Farklı bir ifadeyle kalıcı olmayan 2004-2005 büyümesi 2011’e kıyasla çok daha sürdürülebilir bir büyümeydi. 

Likidite bolluğu
Elbette her ‘sürdürülemez durum’ bir süre sürdürülebilir. Zaten 2012’ye ilişkin asıl tartışma konusu da bu sürdürülemezliğin daha ne kadar sürdürülebileceği. Yüksek büyümenin temel nedeninin küresel finansal piyasalardaki bol likidite olduğunu biliyoruz. Bunu yaratan ABD Merkez Bankası, en azından 2014’e kadar bu durumda bir değişiklik yapmayacağını açıkladı. Mevcut likiditeye, Avrupa Merkez Bankası son dört aylık dönemde 1 trilyon euro daha ekledi. Son günlerde hava biraz bozulmuş olsa da sözünü ettiğim gelişmeler 2011’in ikinci yarısına kıyasla daha iyimser bir hava yarattı. Bu, küresel risk alma iştahında bir miktar toparlanma anlamına geliyor. Dolayısıyla da bizim sürdürülemez durumun, dışarıdan borçlanma olanağımızın azalmasıyla bıçakla kesilir gibi sona ermesi ihtimali azalıyor. Artık temel senaryo, sürdürülemez durumun giderek ‘daha az sürdürülemez’ bir duruma evrilmesi. Yani, bir ara korkulduğu gibi, büyüme oranımız pat diye sıfıra doğru düşmeyecek. Birkaç çeyrek öncesine kıyasla, yüzde 3-4 oranında bir büyüme daha ulaşılabilir gibi görünüyor. 

İthalattaki azalma
Gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH’nin) alt kalemlerinin büyümeye verdiği katkılar da ilginç. Son çeyrekte Türkiye ekonomisi bir yıl öncesinin aynı dönemine kıyasla yüzde 5,2 düzeyinde büyüdü. İç talebin buna katkısı 2.4 puan, dış talebin ise 3.2 puan oldu. Dış talebin çok katkı vermesinin temel nedeni ise ihracatta olağanüstü bir artış falan değil; ithalatın azalması. GSYH’nin ‘mal ve hizmet ithalatı’ alt kaleminin yıllık artış hızı birkaç dönemdir düşüyordu. 2011’in son çeyreğinde ise sadece artış hızında değil kendisinde de azalma var. Bu, iç talebin artış hızının düşmesiyle birlikte ele alındığında, önemli bir yavaşlama göstergesi.
Daha güncel veriler de ekonominin yavaşlamakta olduğuna dair sinyaller veriyorlar. Yatırım malları ithalatının artış hızında belirgin bir azalma var. Merkez Bankası’nın yayımladığı öncü göstergeler de bir süredir yavaşlamaya işaret ediyorlar. Sekiz haftalık ortalamalar alınarak bakıldığında, hem lira cinsinden hem de yabancı para cinsinden kredilerin haftalık artış hızlarındaki 2011’in ilk altı ayında yaşanan ‘çılgın’ artışlar artık gözlenmiyor. Mesela lira cinsinden (son sekiz haftalık) kredilerin haftalık artış hızlarının ortalaması 2011’in ilk yarısında yüzde 0.58 iken, yılbaşından bu yana aynı değer yüzde 0.26 düzeyinde.