Dış dünya ile bu kadar haşir neşir olmak

1990'larda Türkiye ekonomisine ilişkin olarak petrol fiyatları dışında dış dünyayı bu kadar izlediğimi hatırlamıyorum.

Son zamanlarda Türkiye ekonomisi hakkında yazdıklarımı ve yaptığım sunumları gözden geçirdim. Ağırlıklı olarak yurtdışında olan bitene ve olabileceklere odaklanma ön plana çıkıyor. Neredeyse olası tüm senaryoları Avrupa ve ABD üzerine kurmuşum.

Eskiden böyle değildi. 1990’larda Türkiye ekonomisine ilişkin olarak petrol fiyatları dışında dış dünyayı bu kadar izlediğimi hatırlamıyorum. ABD Merkez Bankası’nın ya da Avrupa Merkez Bankası’nın başkanlarının yaptıkları konuşmaları naklen dinlediğim vaki değildi. Bir anlamda iyi. 2001 krizi öncesinde içimize kapanmıştık. İçine kapanmaktan kastım dış ticarete ilişkin değil. Hazine borçlanabilecek mi, borçlanma faizi düşecek mi, enflasyon üç haneli rakamlara çıkabilir mi, istikrara ilişkin önlemler alınacak mı? Bu tip soruların peşinde sürüklenip gidiyorduk; fırsat yurtdışını izlemeye bir türlü gelmiyordu.

Şimdi dış dünya ile yakından ilgileniyor olmamız elbette bir ‘ilerleme’. Arkaik bazı sorunlardan kurtulduğumuzu gösteriyor. Kurtulmamız, sağladığımız istikrar ile ilgili. Kamu borcumuz çok düşük bir düzeyde. Bütçe açığımız çok az. Faiz oranı o yıllarda olduğu gibi enflasyonun çok üzerinde değil. Enflasyon da tek haneli düzeylerde. Bunlar az kazanımlar değil.

Geldiğimiz nokta, istikrar açısından bakıldığında oldukça olumlu bir nokta. Ancak yüzümüzü yurtdışına döndürmemizin temel nedenlerinden birini hiç unutmamak gerekiyor. Eski istikrarsız günlerden bugüne taşıdığımız önemli bir sorunumuz var. Üstelik o önemli sorun ağırlaşma eğilimi gösteriyor:

Yurtiçi tasarruf oranımız düşük düzeylerde. Ağırlaşma eğilimi göstermesinin nedeni, garip gelebilir, gelmesin: İstikrarı sağlamış olmamız. Kamunun borçlanma ihtiyacı azalıyor. Artık bankalar topladıkları parayla koşturup Hazine tahvilleri almıyorlar. Asli faaliyet alanlarına döndüler; kredi açıyorlar. Hem şirketlere hem de tüketicilere. Bir yerde bu duruma ‘normalleşme’ de diyebiliriz. Tüketici kredilerinin milli gelire oranı gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında, hâlâ bu oranın düşük olduğu dikkate alındığında, bu durumun devam etmesi beklenir.

Türkçesi şu: Hanehalkının tasarruf oranı bir süre daha düşük düzeylerde seyredecek. Şirketler kesiminin tasarruf fazlası vermediğini de hatırlayın. Bu durumda özel kesimin tasarruf oranının kısa vadede belirgin biçimde artmasını beklememek gerekiyor. Vergi gelirlerimizin milli gelire oranı düşük düzeylerde.

Dolayısıyla, kamu tasarruflarını arttıracak bir manevra alanımız var. Ama zaten yüksek olan vergi oranları arttırılmadıkça, kayıtdışı ile mücadele ile başarılabilecek bir şey bu. Özel kesimin düşük tasarruf oranı sorununu hafifletmek için son zamanlarda bazı önlemler alınmaya çalışılıyor. Mesela özel emeklilik sisteminin çekici hale getirilmeye çalışılması gibi. Ancak az önce vurguladığım gibi sonuç almak için zamana ihtiyaç var. Yurtiçi tasarruf oranımız düşük olunca, arzu ettiğimiz oranlarda büyüyebilmek için yurtdışındaki tasarrufları yurda çekmemiz gerekiyor.

‘Çekmek’ dedim ama aslında sadece bizim elimizde değil bu. Ekonomimiz umut verici olduğu sürece bu tasarrufları çekebileceğimiz ortam var demek. Ama bu yeterli değil. Yurtdışındaki ortamın da elverişli olması gerekiyor. İşte dış dünyaya bu kadar odaklanmamızın temel nedenlerinden biri bu.