En kötü geride mi kalıyor?

Artan bütçe açıkları ve yükselen borç nedeniyle mevcut maliye politikalarının sürdürülebilir olmadığı algısı yaygınlaştı.

Perşembe günü Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, bazı Avrupa ülkelerinin devlet tahvillerinin faizlerinin oldukça yüksek düzeylere gelmesinin, para politikasının ekonomi üzerine etkilerini zayıflattığını belirtti. ECB’nin görevleri arasında para politikasının ekonomiyi etkileme kanallarını açık tutmanın da olduğunu hatırlattı. Mesajı netti: “Yükselen tahvil faizleri para politikasının etkisini ortadan kaldırıyorsa, tahvil faizlerini düşürmek üzere harekete geçerim. Meali; ikincil piyasada o tahvillerden faizleri kabul edilebilir bir düzeye düşene kadar satın alırım.” Avrupa’daki gelişmeleri yakından izleyen bazı uzmanlar bu açıklamayı gayet olumlu buldular. Üstelik bu uzmanlar arasında daha önce atılan adımlara şüpheyle bakanlar da var. Açıklamanın olumlu bulunmasının nedenini anlamak için yaşanan sürece kısaca bakmak gerekiyor. 

Yüksek faiz sorunu
Birincisi, sorunlu ülkelerin ya baştan itibaren bütçeleri bozuktu ve kamu borçları yüksekti (mesela İtalya) ya da bankacılık sektöründeki sorunları ‘çözmeye’ çalışırken başlangıçta bozuk olmayan bütçelerini bozdular (mesela İspanya). Sonuçta artan bütçe açıkları ve yükselen borç nedeniyle mevcut maliye politikalarının sürdürülebilir olmadığı ve bu ülkelerin borçlarını ödemekte zorlanacakları algısı yaygınlaştı. Bu ülkelerin bütçe açıklarını finanse etmeleri için satmaya çalıştıkları devlet tahvillerini satın almak için tasarruf sahipleri oldukça yüksek faiz talep etmeye başladılar.
İkincisi, sorunlu ülkelerin öncelikle yapması gereken maliye politikalarını sürdürülebilir bir yola sokmaktı. Bunun yolu da bütçe disiplinine yönelik uygulamalardan geçiyordu. Ama kamu harcamalarının kısılması ve vergilerin arttırılması toplam talebi azaltıyordu. Bu nedenle de bu ülkelerin büyümeyecekleri ve dolayısıyla da borçlarını ödemekte zorlanacakları düşünülüyordu. Öyle olunca da başlangıçtaki noktaya geri dönülüyor ve bu ülkelerin tahvillerini satın almak için yüksek faiz talep ediliyordu. Yüksek faiz sorunlu ülkelerin bütçe açıklarını arttırıyor ve sorunu ağırlaştırıyordu.
Üçüncüsü, bu ülkeler düşük faizli ve yeteri miktarda ‘köprü kredisi’ bulabilseler, risk algılamasının yüksek olduğu bu dönemde düşük faizle borçlanabilecekler; belli bir süre piyasalardan borçlanmalarına gerek kalmayacaktı. Aynı anda da bütçe disiplinine yönelik önlemler kararlı biçimde sürdürülebilirse, risk algılamasının düşmesi ve bu ülkelerin faizlerinin ‘normal’ düzeylere doğru yönelmesi beklenirdi.
Dördüncüsü, İspanya ve İtalya söz konusu olduğunda yeteri miktarda köprü kredisini sağlayacak kurum, ECB dışında yoktu. ECB ise Avrupa’nın bu duruma düşmesinin arkasında yatan asıl nedenler ortadan kalkmadan, böyle bir ‘para basıp tahvil satın alma’ işlemine girmek istemiyordu. Zira bu, ‘pisliklerin halının altına süpürülmesi’ anlamına geliyordu. Kaldı ki başta Almanya olmak üzere bazı kuzey ülkeleri de bu işleme karşı çıkıyorlardı. 

Yaptırımlar gündemde
Beşincisi, 2011’in son ayına doğru üye ülkelerin bütçe disiplinini bozmaları halinde bazı yaptırımları gündeme getirecek bir düzenleme üzerine anlaştı liderler. Avrupa’nın bu hale düşmesinin temel nedenlerinden birini ortadan kaldırmaya yönelik bir adımdı bu. Bunun üzerine ECB iki taksitte yüklü miktarda bankalara borç verdi ama doğrudan tahvil satın almaya gitmedi. Riskler sürdüğü ve kendi finansman sorunları olduğu için de bankalar bu parayla tahvil satın almadılar. Sorunlu ülkeler için yüksek faiz kâbusu bitmedi.
Altıncısı, geride bıraktığımız haftalarda Avrupa’da bankaları tek elden düzenleyecek ve denetleyecek bir kurumun kurulması için görüş birliğine vardı liderler. ECB, bunu da Avrupa’nın bu hale düşmesinin temel nedenlerinden birini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olarak yorumladı. Arkasından da Draghi’nin yazının başında sözünü ettiğim açıklamaları geldi.
Peki, krizde en kötü geride mi kalmak üzere? Bazı uzmanlar aynı görüşte değiller. Olumsuz görüşleri özetleyerek devam edeceğim.