Garip işler (3)

Bir ülkede sadece bankacılık kesiminin bilançosunun düzgün olması yetmez. Şirketler kesiminde bilanço kırılganlıkları varsa, ani olumsuz şokların şirketleri zor duruma düşürmesi, gecikmeden bankaları da zor duruma düşürür.

Son bir ay içinde döviz kuruna ilişkin dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları dikkate almayan önemli açıklamalar yapıldı. Önce Sayın Cumhurbaşkanı, ülkenin kısa dönemli ekonomi politikası açısından en önemli iki kurumundan biri olan Merkez Bankası’nı yaylım ateş altına aldı. Bunun neticesinde döviz kuru alıp başını gitti. Ondan sonra da Sayın Cumhurbaşkanı “döviz kuru benim işim değil” mealinde bir açıklama yaptı.

Arkasından, Türkiye’ye yönelik risk alma iştahı belirgin biçimde azalmış ve döviz kuru son derece oynaklaşmışken, bazı bakanlar “döviz kurunun bir bant içinde dalgalanmasına yönelik bir politika uygulanmasını” tavsiye ettiler.

Oysa: 1) Döviz kuru hepimizin sorunu olmak zorunda. 2) Risk iştahının sürekli değiştiği ve beraberinde döviz kurunda önemli bir oynaklık yarattığı bir ortamda, döviz kurunu bir bant içinde tutmaya çalışmak ve o bandı önceden kamuoyuna açıklamak kadar yanlış bir ekonomi politikası tasavvur edilemez. Gelin bakın, neden böyle:

1997 ortasında Tayland’da kriz patlak veriyor. Hızla dört Asya ülkesine; Kore, Endonezya, Malezya ve Filipinler’e sıçrıyor. Kriz 1998’de de sürüyor. Asya krizi, iktisat yazınında daha önceki krizleri açıklamak üzere geliştirilen modellerle açıklanacak gibi değil. Bu ülkelerin bazılarında kamu bütçesi fazla veriyor. Mesela 1996 yılında Kore ve Tayland bu durumda, Endonezya’nın bütçesi ise denk. Diğer ikisindeki açık ise çok düşük düzeyde: GSYH’nin yüzde 0,5’i kadar. Disiplinsiz bir maliye politikasından söz etmek mümkün değil kısacası. Dolayısıyla, bütçe açıklarını finanse etmek için merkez bankalarına para bastırılması ve o paraların döviz talebine dönüşmesi söz konusu değil.

Öte yandan krizden önce bu ülkelerde yüksek düzeyde işsizlik yok. Dolayısıyla 1990’ların başlarında Avrupa’da oluşan ve Avrupa Para Sistemi’nin Döviz Kuru Mekanizması’nın gözden geçirilmesine yol açan kriz sırasında yaşananlardan esinlenilerek oluşturulan modellerdeki gibi, otoritelerin işsizlikle döviz kurunu korumak ve kollamak arasında bir tercih yapması gerekmiyor.
İktisatçılar durumdan vazife çıkarıp, kriz yaşayan Asya ülkelerinin ortak özelliklerine odaklanıyorlar. Ortaya çok önemli modeller çıkıyor böylelikle. Bu modeller küresel krizin nedenlerini anlayabilmek için de hayati öneme sahipler. Üçüncü kuşak kriz modelleri diye adlandırılıyorlar ve temelde şirketler kesiminin ve/veya bankalar kesiminin bilanço yapısındaki bozukluklara dayanıyorlar. Ne tür bozukluklar?

Mesela bir kurumda döviz cinsinden borçlar, döviz cinsinden alacaklara kıyasla çok yüksek olabilir. Bu durumda döviz kurunu sıçratan ve ulaştığı düzeyde tutan ya da daha da yukarıya doğru baskılayan gelişmeler, o kurumun yüklü miktarda zarar etmesine yol açar. Bütün olarak bakıldığında, bir ülkede bankacılık ya da şirketler kesiminin ya da her ikisinin birden bu durumda olması, dolayısıyla önemli bir kırılganlık kaynağıdır. Ya da özkaynaklarına kıyasla çok yüksek miktarda kredi açmıştır bankalar. Bu kredilerin geri ödenmesinde artan sorunlar bankaları zor duruma düşürecektir. Benzer bir biçimde bankaların varlıklarının değerlerinde oluşacak keskin düşüşler de (mesela tahvil faizlerin sıçraması –tahvil fiyatlarının dibe vurması) bilançoları tahrip edecektir.

Konuyla ilgili olanların yakından bildikleri bir gerçektir: Bir ülkede sadece bankacılık kesiminin bilançosunun düzgün olması yetmez. Şirketler kesiminde bilanço kırılganlıkları varsa, ani olumsuz şokların şirketleri zor duruma düşürmesi, gecikmeden bankaları da zor duruma düşürür. Zira, açık ki, zor durumdaki şirketler bankalara olan yükümlülüklerini yerine getiremeyeceklerdir.

‘Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP)’ bir ülkenin yurtdışından alacakları ile yurtdışına borçları arasındaki farkı ifade ediyor. Merkez Bankası, Türkiye’nin UYP’sini aylık olarak yayınlıyor. G20 ülkelerinin her biri de bu veriyi yayınlıyor. Son veri Kasım 2014 için var. Türkiye’nin UYP’si eksi 438.1 milyar dolar. Bu değer G20’deki yükselen piyasa ekonomileri içindeki (eksi olarak) en büyük değer. Farklı bir ifadeyle, Türkiye’nin yurtdışına borcu, yurtdışından alacaklarına kıyasla çok fazla. Dahası son yıllarda sürekli (eksi olarak) artıyor Türkiye’nin UYP’si. Mesela 2002 sonunda eksi 85.5 milyar dolar. 2007 sonunda eksi 313.7, 2013 sonunda ise eksi 393.5 milyar dolar. Bu açığın önemli bir kısmı ise şirketler kesiminde.

Uzun lafın kısası şu: Döviz kuru hepimizin sorunu. Ani sıçramaların şiddeti artar ve bu tür sıçramalar yaygınlaşırsa Türkiye ekonomisi için hayırlı olmaz. Bir kısmı yurtdışına bağlı nedenlerle bir kısmı da yurtiçindeki nedenlerle oluşacak bu sıçramalar ile oynaklıkları, o nedenleri ortadan kaldırmadan yok etmeye çalışmak nafile bir çaba.

Reçete şu: 1) Bizden kaynaklanan nedenleri önleyelim (Merkez Bankası’nı dövmeyelim). 2) Bizden kaynaklanmayan nedenleri ortadan kaldıramayacağımıza göre, dış gelişmelere karşı kırılganlığımızı azaltalım.