İşsizliğe ilişkin bazı sevimsiz gerçekler

İşsizlik oranında yüzde 10 ve civarı neredeyse bir kader haline gelmiş durumda, gelmemeli.

Perşembe günü 2011 yılı ortalama işsizlik oranımız açıklandı. Krizin işgücü piyasasında etkisinin en üst düzeye çıktığı 2009 yılında işsizlik oranı yüzde 14 olmuştu. İki yıl içinde keskin bir düşüş gerçekleşti ve işsizlik oranımız yüzde 9,8’e geriledi. Daha önemlisi tarım dışı sektörlerdeki işsizlik oranı, onda da önemli bir düşüş var: İki yıl öncesine kıyasla beş puan azalarak yüzde 12,4’e indi.
İşsizlik oranımızdaki düşüş sevindirici. Ancak bu olumlu gelişme önemli yapısal sorunlarımızı arka plana itmemeli. İlk yapısal sorunumuz, işgücüne katılan kişilerin toplam çalışabilir nüfusa oranı olarak tanımlanan işgücüne katılma oranının düşük olması. Son iki yılda işgücü piyasasında gözlenen olumlu gelişmeler katılma oranına da yansıdı. İki yıl öncesine kıyasla katılma oranı iki puan arttı ve yüzde 49,9 oldu. Ne var ki uluslararası standartlara göre hâlâ işgücüne katılma oranı çok düşük. Farklı bir ifadeyle önemli bir üretim potansiyelimizi kullanamıyoruz. Arkasındaki temel neden önemli bir yapısal sorunumuzu ortaya koyuyor. Kadınlarımızın işgücüne katılma oranı çok düşük: Son yıllardaki artışa karşın sadece yüzde 28,8. 

Katılık gösteriyor
İkinci yapısal sorunumuz işsizlik oranımızın yüksek bir düzeyde katılık göstermesi. Krizin etkisiyle işsizliğin arttığı 2008-2010 dönemini dışlarsak, birbirleriyle karşılaştırılabilir verilerin bulunduğu 2005 ve sonrasındaki durum şöyle: Yüzde 10,6 ile yüzde 9,8 arasında gerçekleşmiş işsizlik oranları. 2011’den önceki en düşük işsizlik oranı 2006’da: Yüzde 10,2. Tarım dışı işsizlik oranında da durum farklı değil. En düşüğü 2011’de gerçekleşeni. Ama ondan sonra gelen en düşük işsizlik oranı sadece 0.2 puan daha yüksek (2007’de).
Bunca rakam, işsizlik oranımızın yüksek bir düzeyde kalmakta inatçı olduğunu gösteriyor bize. Dikkat ederseniz 2008-2010’daki yüksek işsizlikleri dışlayarak bu sonuca ulaşıyorum. Bu yıllar dışlanarak 2005’ten bu yana geriye kalan yıllara bakıldığında, ortalama büyüme oranımızın yüzde 7 olduğunu hatırlatırsam, durumun daha da olumsuz olduğu ortaya çıkar. Yani, 1960’tan bu yana gerçekleştirdiğimiz ortalama büyüme oranımızın oldukça üzerinde bir oranda büyüdüğümüz bir dönemde işsizlik oranımız yüzde 10 düzeyinde çakılmış kalmış. 2012 yılına ilişkin en iyimser büyüme tahminlerinin bile yüzde 7’nin oldukça altında kaldığını dikkate alarak 2012’de işsizlik oranının bir miktar artacağını beklemek gerekir. Kısacası, işsizlik oranında yüzde 10 ve civarı neredeyse bir kader haline gelmiş durumda; gelmemeli. 

İşsizlik oranı yüksek
Bir de uluslararası kıyaslama yapayım. Bu defa 2005-2011 dönemini bir bütün olarak ele alıyorum. Karşılaştırmayı tabloda veriyorum. Tabloda yer alan ‘diğer gelişmiş ülkeler’, G-7 grubu ve Euro Bölgesi dışında kalan gelişmiş ülkeleri ifade ediyor. G-7 ülkelerinin hem grup ortalamasını verdim hem de yedi ülkeden dördünü ayrıca gösterdim. Yedi büyük ekonomi içinde en düşük işsizlik oranı Japonya’da, en yükseği ise Fransa’da.
Tablonun verdiği mesaj çok açık. Türkiye’nin işsizlik oranı yüksek. Üstelik, kriz nedeniyle ortaya çıkan yüksek işsizlik oranlarını Türkiye için dikkate almayıp tablodaki diğer ülkeler için dikkate alsak da durum değişmiyor. Elbette gelişmiş ülkelerden cımbızla çekip çok daha yüksek işsizlik oranına sahip ülkeler bulabiliriz. Mesela İspanya. Ama o İspanya’nın sorunu; İspanya’nın ya da benzer bir ülkenin işsizlik oranının çok yüksek olması ve dolayısıyla bizim onlarınkinden düşük bir işsizlik oranına sahip olmamız, bizim işsizlik oranımızın yüksek olduğu gerçeğini değiştirmiyor.