Klasikten vazgeçmek sürdürülebilir mi?

MB'nin yeni politikası istenilen amaca ulaşılmasını ya hiç sağlamadı ya da ihmal edilebilir düzeyde katkı yaptı.

Merkez Bankası (MB), Ekim 2010’dan itibaren yeni bir para politikası uygulamaya başladı. Bu politikanın bir ayağı, lira cinsinden mevduatlar karşılığında bankaların Merkez Bankası’nda tutmak zorunda oldukları karşılık miktarlarının arttırılarak yurtiçi kredi artış oranının azaltılmasını hedefliyordu. Ekim 2010’dan itibaren zorunlu karşılık oranları arttırılmaya başlandı. Son kapsamlı artışlar Ocak ve Mart 2011’de yapıldı. Bu süreç, Nisan 2011’deki küçük ve az sayıdaki mevduat türünü kapsayan artış ile sona erdi. Kredi artış oranları, bu politika öncesinde -özellikle 2010’un ikinci ve üçüncü çeyreklerinde, çok yüksek düzeylere çıkmıştı. Mesela, lira cinsinden yıllık kredi artış oranı üçüncü çeyrekte ortalama yüzde 34,9 düzeyinde gerçekleşmişti. Ne var ki uygulanan yeni politikadan sonra da belirgin bir süre (2011’in ilk üç çeyreğinde), bu düzeyden pek de farklılaşmadı kredi artış oranı. Hatta 2011’in ikinci çeyreği yüzde 39,1 ile rekor kırdı.

Amaca ulaşılamadı

Ağustos 2011’den itibaren Avrupa karıştı. Bu olgu, birincisi, ileriye yönelik belirsizliği arttırarak yatırım yapma hevesini kırdı; kredi talebi düştü. Aynı ortamda bankalar da daha ihtiyatlı oldular. İkincisi, döviz kurları keskin biçimde yükselince Merkez Bankası Ekim 2011 ortalarından itibaren piyasa faizlerinin belirgin biçimde yükselmesine izin verdi. Bu da kredi talebini düşürdü. Ek olarak, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Haziran 2011 ortasında aldığı karar ile kredi arzı artışını sınırlayıcı etkili önlemler getirildi. Aynı dönemde, ‘telefon diplomasisi’ yoluyla bankaların daha düşük bir kredi artışına ‘teşvik’ edildiklerini de varsayabiliriz. Sonuçta 2011’in son çeyreğinde kredi artış oranı belirgin biçimde düştü ve izleyen dönemde de bu düşük düzeyde kaldı.

Kısacası, MB’nin yeni politikasının bu ayağı istenilen amaca ulaşılmasını ya hiç sağlamadı ya da bir miktar katkısı olduysa bile, bu katkı ihmal edilebilir düzeyde kaldı. Ta 2010 sonlarından başlayarak bu politikanın neden çalışmayacağını bu köşede defalarca yazdım. Benzer bir görüş, Bilkent Üniversitesi öğretim üyeleri Yıldız Akkaya ve Refet Gürkaynak tarafından da paylaşılıyor (İktisat, İşletme ve Finans, Haziran 2012). Makalenin, bu politikanın tartışıldığı bölümünden (sayfa 103-106) birkaç alıntı yapıyorum:

“Sorun kredi genişlemesinden kaynaklanan bir negatif dışsallık olduğu için, temel iktisat teorisi doğrudan bu dışsallığı ortadan kaldıracak bir verginin optimal politika olduğunu söylüyor. Burada yapılması gereken kredi genişlemesinin fiyatını arttırıp miktarını azaltmak. MB’nin elinde bunu doğrudan sağlayacak bir araç olmadığı için kredi açmayı doğrudan pahalılaştırmak yerine, kredi maliyetini arttıracak olan zorunlu karşılık oranlarının arttırılması yoluna gidildi. Bu politika, vergilendirdiği şey kredi değil, bilanço içi pasifler ve özellikle mevduat olduğu için bankalara kredilerini mevduat yerine başka kaynaklar ile fonlama (örneğin yurtdışından bilanço dışı swap’lar ile borçlanarak) teşviki veriyor. Bu, kredi verme davranışını değiştirmek yerine mevduat-aktif oranını değiştirecek ve kredi artış hızına büyük bir etkisi olmayacaktır.”

Başlığın yazıyla ne ilgisi var derseniz, perşembe günü sorduğum provokatif soruyu ele alacağım yazıyı bekleyin derim.

Soru şuydu: Yoksa aslında işe yarayan sadece klasik faiz politikası mı? Haftaya ‘veri bombardımanı’ var. Ondan sonra mutlaka bu soruya döneceğim.